Mayıs 28, 2020, 03:11:14 öö

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Hüseyin102

Sayfa: [1] 2 3 4
1
Edebiyat / Ynt: Gölgesiyle Yarışan Tay Masalı
« : Ekim 20, 2018, 18:40:21 ös »
Yekta’nın başkanlığında Mustanglar aralarında iyi bir dostluk ortamı sağlamışlardı. Yekta, Mustang atları ve eski başkan Gera tarafından sorgulanıyor ve kendisine buraya gelmezden önceki hayatı hakkında çeşitli sorular soruluyordu. Bugün bir cümle, yarın üç cümle derken, birkaç ay sonra Mustanglar arasında Yekta’nın hayat hikâyesini öğrenmeyen kalmamıştı. Bu arada grupta bulunan genç bir dişi at, Yekta’ya özel ilgi duyuyor ve her anını Yekta ile paylaşmak istiyordu. Yekta da bu ata karşı ilgisiz kalmamıştı. Baharın gelmesiyle birlikte yeni doğan altı tay gruba katılmıştı. Bunlardan biri, Yekta’nın oğluydu.

Günler günleri, haftalar haftaları kovaladıkça, Yekta’nın dikkatini bir şey çekmeye başlamıştı. Tayların aralarında yaptıkları koşularda oğlunun hep önde olmasını ve aradan zaman geçtikçe diğer taylarla arasındaki farkı arttırmasını gözlemliyordu. Oğlu bu işi severse, emin ellerde uzun süreli bir yetiştirilme evresinden sonra katılacağı yarışmalarda birincilikler alırsa, Türkiye ve Avrupa şampiyonluğu yarışlarını kazanırsa, dünya şampiyonluğu yarışına katılır ve benim başaramadığımı başarır dünya şampiyonu olursa, sıkıntılar bir andan biterdi. Yakışırdı, Rüzgâr’a dünya şampiyonluğu yakışırdı.

Bir yaz sabahı Yekta, Rüzgâr ve Mustang atları ile birlikte yola çıktı. Hedefleri, Yekta’nın sahibinin Amerika’daki arkadaşının yarış atı çiftliğiydi. Oradaki insanlar, Rüzgâr’ın fuleli koşularını görünce mutlaka ilgilenirler ve sistemli bir çalışmadan sonra yarışlara katılmasını sağlarlardı. Başarı geldikçe ilgi artar ve zirve düşünülürdü.

Çiftliği vardıklarında Yekta, sahibi tarafından gözyaşları içinde karşılandı. Yekta’nın sahibi, Yekta’yı, dağlardan gelen at grubunda çok uzaklardan fark etmiş ve onlar daha çiftliğe varmadan koşarak yanlarına gitmiş ve Yekta’nın boynuna sarılmıştı.

“ Güzelim benim, canım Yekta, nerelerdeydin? Dünya şampiyonluğu için şartlanmıştın, olsun, ikinci oldun. Bu yıl yapılacak yarışmaya girer ve şampiyon olurdun. Hemen pes etmek var mı be, aslanım? Bulut olmadan yağmur, soğuk olmadan kar yağar mı? Tabi ki, dünya şampiyonluğu yolunda önüne türlü engeller çıkacak, belki başarı biraz gecikecek ama sabredeceksin ve kazanacaksın. İyi her zaman vardır. O zaman sen iyinin iyisi olmak için, çalışacaksın. Çalışmadan başarı kazanılmaz. “

Sonraki günlerde Mustang atları bahçedeki büyük ekranda, videodan Yekta’nın yarışlarını baştan sona izlediler. Hele o dünya şampiyonluğu yarışı: Yarış süresince Mustang atları ve Gera, tüm güçleriyle, haydi Yekta, haydi Yekta diye bağırmışlar ve yarış bitince Gera, bravo sana diyerek Yekta’yı alnından öpmüştü. “ Sen bizim gönüllerimizin şampiyonusun Yekta. Sana bu yarış sonrasında bir kez daha hayran oldum. “ demişti.

Bu arada yarış atı çiftliğinde bulunan yüze yakın at, Yekta ile tanışmak ve onun anılarını dinlemek için, fırsat kolluyordu. Ertesi gün Avrupa’nın en iyi altı yarış atı, dünya şampiyonluğu yarışına hazırlanmak için, çiftliğe geldi. Yekta bunların arasında bulunan Kara Bomba’yı hemen tanıdı. Demek ki, Kara Bomba, Türkiye Şampiyonu olmuş ve Avrupa’da dereceye girmişti. Şimdi Yekta’nın kafasını şu soru kurcalıyordu: Kara Bomba, Avrupa kaçıncısı olmuştu?

Kara Bomba kendilerini karşılayan çiftlikteki atların ön sırasındaki Yekta’yı görüp yanına geldi:
“ Yekta, nasılsın? Beni tanıdın mı? “

Bunun üzerine gülümseyen Yekta şöyle konuştu:
“ Tanımam mı? Kara Bomba’yı nasıl tanımam? Senin bilmem kaçıncı yarışındı ya, benim ilk yarışımda kıyasıya mücadele etmiştik. Daha sonraki zamanlarda pek çok defa yarışmıştık. Ben bölge şampiyonu olduktan sonra, bir daha yarışamadık. “

“ Doğru. Sonradan sen Türkiye ve Avrupa Şampiyonu olunca şöhretin iyice arttı. Bütün tanıdığım yarış atları sana benzemek ve senin gibi üstün başarılar elde etmek için, çalışmalarını iki, üç katına çıkardılar. Anlayamadığım bir şey var: Neden dünya ikincisi olunca ortadan kayboldun? Sonrası hakkında türlü hikâyeler duydum. “

“ Bak Kara Bomba, ben birincilik için yaratılmışım. Girdiğim her yarışı birinci bitirmeliyim. Dünya ikinciliği beni sarmadı. İlk günler sevinmiştim ama sonradan birinci olamamanın verdiği üzüntü giderek ağırlaştı. Beni tanıyan her şeyden uzaklaşmak istedim. Bu çiftlikten ayrılıp dağlara gittim. O dağlarda, Mustanglarla tanıştım. Mustanglarla tanışmamın bana faydası büyük oldu. Onların başkanı Gera’yla dost olduk. Bu arada bir oğlum oldu. Adı: Rüzgâr. Gel seni onlarla tanıştırayım. “

Yekta, daha sonra Kara Bomba’yı, ailesiyle ve Mustanglarla tanıştırdı. Bir arada olmanın verdiği hazla, güzel sohbetler yaptılar, şeker yediler, tatlı konuştular.

Ertesi gün sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yarış atı çiftliğinin sınırları dışına çıkan Yekta ile Kara Bomba, en derin yeri bir karış olan derede ilerlemeye başladı. Bu ilerleme enine değil boyunaydı. Derenin akış istikametinin ters yönüne doğru gidiyorlardı.

Yekta:
“ Sorması bilmem yanlış olur mu? Kara Bomba, sen Avrupa kaçıncısı oldun da buraya geldin? “

Kara Bomba:
“ Bak onu söylemeyi unuttum. Avrupa üçüncüsü oldum, ama sen buna aldanma. Buraya kesin dünya şampiyonu olmak için geldim. “

Yekta:
“ Dünya şampiyonu olmak istemene sevindim. Hedefinden asla şaşma. Umarım yarışmada elinden gelenin fazlasını yaparsın ve dünya şampiyonu olursun. Türkiye, uzun yıllardır bu yarışmaya katılıyor fakat bir dünya şampiyonu çıkaramadı. Yazık bize. “

Kara Bomba:
“ Hiç de yazık değil. Acınacak halde değil, özenilecek haldeyiz. Herkes sana özeniyor, imreniyor. Türkiye’deki yüzlerce yarış atının hayallerini süslüyorsun. Nerede üç, beş yarış atı görsem, hepsi senden bahsediyor. Bir yıl içinde girdiğin her yarışı kazanıp dünya ikinciliğine kadar yükselmen akıl almaz bir gücün, kuvvetin, kudretin sembolü. Yekta, vazgeçmez, hedefine ulaşır, zirveye çıkar, döner döner yine yener, diyorlar. “

Kara Bomba’nın son sözleri üzerine Yekta aniden durdu. Kara Bomba da Yekta’dan iki adım ilerde durdu. Kara Bomba geriye döndü. Yekta sordu:
“ Dur bakalım, Kara Bomba! Sen ne demek istiyorsun? Ne söylemek istiyorsun? Çıkar ağzındaki samanı. “

“ Ben ağzımdaki samanı çıkarırım. Eteğimdeki sırları da dökerim. Yarış atları arasında aldatmaca olmaz, yalan söylenmez. Şu son bir yıldır sırf Türkiye ve Avrupa şampiyonu olup, Amerika’daki bu yarış atı çiftliğine gelebilmek için, geceleri bile antrenman yaptım. Türkiye şampiyonu oldum, Avrupa şampiyonu olamadım ama olsun, buraya gelmeyi başardım. Amacım, kaybolduğun bu yerlerde seni arayıp bulmak ve dünya şampiyonluğu yarışına katılman için, seni ikna etmekti. Geçen yıl ikinci olduğundan dolayı, bu yıl yapılacak yarışmaya kontenjandan katılabilirsin. Bildiğin gibi ilk üçe girenler, sonraki yarışmaya direk katılabiliyor. Avrupa’dan bu yarışmaya katılmak için gelen diğer beş arkadaş da, benimle aynı görüşte. Yekta mutlaka bu yarışmaya katılmalı diyorlar çünkü Avrupa on yıldır dünya şampiyonu çıkaramadı. Hepimizin hızı, derecesi, gücü belirli. Bu yılki yarışmaya diğer kıtalardan katılanlar arasında geçen yılın şampiyonu Avustralyalıyı geçecek at yok. Avustralyalı, bu gezegende kimse beni geçemez, diyormuş.

Şu son bir yıldır beş kıtada girdiği elli iki yarışmada hiç geçilmedi. Söylediği yalan değil. Boş keseden atmamış, dolu keseden atmış. Şimdi o dolu keseden atıp tutarken, ben orada olsam ve ona desem ki: Birincisin ama seni geçecek bir at mutlaka bulunur. Avustralyalı derse bana:
“ O at sensen çık karşıma. Benimle teke tek bir yarışa var mısın? 2400 metrelik yarışta 50 metre avans veririm. Eğer beni geçersen, söz sana, bir daha yarışlara katılmam. “

İşte böyle Yekta. Avustralyalıyla yarışırım yarışmasına ama rezil olmak var işin ucunda. Bir de beni geçer, sonra dünya bana güler. Avustralyalı bana değil de sana, çık karşıma avanssız yarışalım, dese onunla böyle bir uğraşa girer miydin? Sence Avustralyalıyı yarışta geçer misin? Bence geçersin. Bilmem kaç kilometre koşarak buraya geldik, sende yorgunluk belirtisi görmedim. Dağ havası sana yaramış. Enerji dolusun. Bir yıl önceki Yekta ile şimdiki Yekta arasında ortaçağ ile yeniçağ arasındaki fark kadar fark var. Boyun uzamış, irileşmişsin, adalelerin fazlasıyla gelişmiş. Yarışman mümkün olsa, geçen yılki Yekta’yı farklı geçersin. Avustralyalı girdiği her yarışı kazanıyor ama geçen yıl yaptığı dereceyi fazla ilerletemedi. Şu takdirde sen Avustralyalıyı geçersin. “

Kara Bomba’nın uzunca konuşmasının ardından söz sırası Yekta’ya geldi:
“ Bana vermek istediğin mesajı aldım. Avrupa’dan gelen arkadaşlarla da konuşalım. Sen Avrupa üçüncüsü olmuştun. Birinci, ikinci kimler olmuştu? “

“ Birinci İngiliz, ikinci Fransız, üçüncü ben yani Türkiye, dördüncü Rus, beşinci İspanyol ve altıncı Polonyalı. “

“ Artık dönelim. Sen arkadaşlarla konuş. Konu hakkında ne söylemek istiyorlarsa söylesinler. Eleştirilecek durum varsa eleştirsinler. Ben dünyada eleştirilemeyecek hiçbir fikir ve düşünce sistemi olacağını sanmıyorum. Çelişkilerle dolu fikirleri yüzde yüz doğrudur diye sunamazsın. Bir hayali gerçektir diye lanse edemezsin. Bu budur daha iyisi yoktur, çatlarsın, diye tehdit edemezsin. Aklımın, mantığımın almadığı, doğruluğu ispatlanmamış bir olayı kabul etmem mümkün değil. Kara Bomba, birinci İngiliz demiştin değil mi? Nasıl biri bu İngiliz? Bana kısaca tanıt. “

“ Başkalarının fikirlerine önem veren, onları dinleyen fakat kendi fikirlerini her zaman geçerli kılan bir tip. Siz düdüklerinizi öttürün oysa benim borazanım farklı öter ve daha kalıcıdır, demesiyle meşhurdur. Yarışmalarda bambaşka bir kimliğe bürünür. Koşarken, temposunu rakibine göre değil, kendine göre ayarlar. Geride kaldım, öne geçmeliyim, diye bir çaba içine girmez. Bütün amacı, ipi en önde göğüslemektir. Birinci olmaktan büyük keyif alır. "

Daha sonra Yekta ile Kara Bomba çiftliğe geri döndüler. Ertesi gün taylar arasındaki koşularda Rüzgar fazlasıyla dikkat çekti. Genç yaşına karşın, yarış atları arasında gücünü gösteriyor ve birinci oluyordu. Yekta'nın sahibi ve Amerikalı arkadaşı işte bu dediler ve Rüzgar'ı çalıştırmaya başladılar. O yıl Avustralyalı dünya şampiyonu oldu. Yekta'nın katılmadığı bu yarışta İngiliz ikinci oldu. Avrupa'dan katılanlar arasında diğer en iyi dereceyi Kara Bomba yaptı ve altıncı oldu. Ertesi yıl önce Türkiye sonra Avrupa şampiyonu olan Rüzgar dünya şampiyonluğu yarışında Avustralyalıyı geçti ve birinci oldu. Sonraki yıllarda Rüzgar arka arkaya dünya şampiyonu olarak Türk'ün gücünü dünyaya duyurdu. Bu zaman süresince Yekta hep Amerika'da kaldı. Dağlarda Mustanglar arasındaydı. Ara sıra düze inip yarış atı çiftliğine geldi ve bahçedeki dev ekrandan Rüzgar'ın yarışlarını izledi. Oğlu birinci oldukça kendi kazanmışcasından bin kat fazla sevindi.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım


2
Edebiyat / Gölgesiyle Yarışan Tay Masalı
« : Ekim 20, 2018, 18:39:18 ös »
At yarışlarının yapıldığı şehir hipodromu çok kalabalıktı. Tribünler tıklım tıklım doluydu. Her pazar günü olduğu gibi, bu pazar da birinci olana büyük ikramiyenin verildiği yarışlar yapılacaktı. Birincilik için en büyük aday Kara Bomba isimli attı. İki yıla yakın bir zamandır bu şehirde yapılan yarışmaların tek ve mutlak hakimiydi. Simsiyah rengi, kocaman gözleri ve dev gibi uzun boyuyla o her zaman atların en irisiydi. Daha uzun bir süre birinciliği kaptırmayacağı tahmin ediliyordu.

Diğer yarışmacı atlar ise, Fırtına, Ak kız, Pençe, Sürpriz, Zorlu, Tavşan ve Yekta idi. Yekta, böyle bir yarışa ilk defa katılıyordu, oldukça heyecanlıydı. Gerçi yetiştirildiği yarış atı çiftliğinde çok iyi hazırlanmıştı, fakat genç ve tecrübesiz oluşu onu korkutuyordu. Ya birinci olamazsa?.. Böyle bir şeyi düşünmek bile istemiyordu. O zaman, sıradan bir yarış atı durumuna düşecek ve belki bu durum hep böyle sürüp gidecekti. Bin bir çeşit yarış hilelerinin yapıldığı, düzenin ve entrikanın bol olduğu bu yarışlarda birinci olmak sadece süratli olmak ve dayanıklılık demek değildi. Mesela, bazı yarışlarda Tavşan tavşanlık yapardı. Yarış başlar başlamaz öne geçer, temposunu gittikçe arttırır, atları yorar ve yarışı bırakırdı. Son düzlükte Kara Bomba yaptığı bir atakla birinciliği kazanırdı. Pençe isimli yarış atı Kara Bomba’nın diğer yardımcısıydı. Yarış sürerken form durumu yüksek olan atları kollar, onlara çarpar, önlerine geçip hızlarını azaltır ve Kara Bomba’nın yarışı kazanmasını sağlardı.

Atlar, düzenli olarak başlama yerinde sıralandılar. Start için tabanca sesi duyulur duyulmaz, sekiz tane güçlü yarış atı ileri atıldılar. Çıkışı çok kuvvetli olan Tavşan hemen öne geçti. Yekta tüm çabasına karşılık ikinci sırada kalmıştı.” Tüh be, Tavşan’ı kaçırdım!..Bu Tavşan’ı zaten son düzlüğe kadar kimse geçemezmiş. Yarışın ortasına gelmeden onu mutlaka geçmeliyim. Haydi Yekta, daha hızlı, daha hızlı…”

1500 startı geçildiğinde Tavşan ikinci durumdaki Yekta’nın üç boy kadar önündeydi. “ Bomba nerelerde ki, dönüp bakmalı. Tavşan bu süratiyle yarışı tamamlayamaz. Vay, Bomba hemen arkamdaymış! Ne oluyor ya, ne dümen çeviriyor bunlar? Son düzlüğe kadar orta sıralarda saklanırmış bu. Benden huylandılar muhakkak. “

Yarışın ortası: 1000 startı geçilirken, Tavşan isimli yarış atı aniden koşu pistinin kenarına çıktı ve yarışı bıraktı. Yekta süratle onun yanından geçti ve birinci duruma yükseldi. Fakat yarışın bitmesine 1000 metre vardı ve Kara Bomba, Yekta ile arasındaki farkı gitgide kapatmaktaydı.

Son düzlüğe ( son 500 metre ) Yekta ile Kara Bomba başa baş girdiler. Nefesleri kesen bir mücadeleden sonra bitişe 100 metre kala başlayan Yekta’nın öldürücü deparları yarışı iki boy farkla kazanmasını sağladı. Yekta mutluydu artık çünkü ilk yarışını zor da olsa birinci olarak bitirmeyi başarmıştı. Yekta, Kara Bomba ve ekibiyle birçok defalar daha yarıştı. Girdiği her yarışta birinci oldu. Artık bu şehir ona dar gelmeye başlamıştı. Dışa açılmalı, adını daha geniş çevrelere duyurmalı ve daha büyük yarışlar kazanmalıydı. Nitekim girdiği bölge birinciliği koşusunu da kazanınca, bir ay sonra yapılacak olan ülke şampiyonluğu yarışına katılmak için antrenmanlarını daha da sıklaştırdı.

Hazırlandığı yarış atı çiftliğinde birçok yarış atı Yekta’ya değişik zamanlarda katıldıkları yarışmaları anlattılar. Yekta, onları büyük bir dikkatle dinledi. Görgüsünü, bilgisini arttırdı. Yekta’ya göre, bilmenin, öğrenmenin sonu yoktu. Her yeni bilgi yeni bir şeyler öğretirdi. Önemli olan öğrendiklerine kendi düşüncelerinden yeni fikirler katarak “ özgün bilgi “ elde edebilmekti. Doğru düşünebilmek ancak kendini çok iyi tanımakla mümkün olabilirdi. Bu da kişisel erdem için gerekli olan “ oto kontrol “ yani kendi kendini kontrol etme yeteneğini sağlardı. Oto kontrol yeteneğinin düzenli olması, mükemmellik sınırlarını zorlardı.

Günler günleri kovaladı. Her geçen gün Yekta’nın gücüne güç katıyordu. Gittikçe daha süratli koşmaya ve mesafeleri daha kısa zamanda aşmaya başlamıştı. Büyük yarışa yedi gün kalmıştı. Öğleden sonra özel olarak hazırlanmış kamyona Yekta’yı bindirdiler. Kamyon, biraz sonra ülkenin en büyük şehrine gitmek üzere yola çıktı. Yolun yarısı geçilmişti ki, kamyon büyük bir gürültüyle yol kenarındaki hendeğe yuvarlandı. Sonra derin bir sessizlik. Yekta’ya şans eseri bir şey olmamıştı. Kapısının açılmasını bekledi. Gelen giden yoktu. Uzun bir süre uğraştıktan sonra kapının kilidini kırmayı başardı. Korkuyla dışarı fırladı. Yola çıktı. Çok uzaklarda tek tük ışıklar görünür gibi oluyordu. Yarışın yapılacağı yer oralarda olmalıydı. Kamyon olmasa da olurdu. Kendi başıma da olsam oraya varabilirim, diye düşündü. Koşmaya başladı. Koştu…Koştu…

Aradan bir saatten fazla zaman geçti. Hava kararmaya,Yekta, şaşırmaya başladı. Ne oluyordu? Neden ortalık hep aydınlık kalmıyordu? Karanlık kadar anlamsız şey var mıydı? Şaşırmakta haklıydı. Gündüzleri açık havada antrenman yapar, hava kararmadan içeriye girerdi. İçerde de ışıklar gece gündüz yanardı. O, şimdiye kadar karanlıkta hiç kalmamıştı. Yekta ay ışığı altında, yavaş bir tempo tutturmuş olarak kilometrelerce koştuktan sonra birden ürperdi. Sol tarafında bir karartı vardı ve kendisini geçmeye çalışıyordu. Hızla başını çevirdi. Bir at !..

Yekta:
“ Kim ola ki? Nereden çıktı birdenbire? Neyse kim olduğu beni ilgilendirmez. Önemli olan beni geçmek üzere olması.İşte buna izin vermem!..Şimdiye kadar kimse bana toz yutturamadı. Tempoyu biraz arttırayım, bakalım ne yapacak? “ diye düşündü. Yekta’nın gölgesini geçmek için verdiği uğraş bütün bir gece boyu devam etti. Sabaha karşı karanlık yerini aydınlığa bırakırken Yekta’nın gölgesi silinip gitti. Bir aralık, kafasını sol tarafına çeviren Yekta onu göremedi. Sağına baktı, yine yok. Arkasına baktı, gerilere daha gerilere baktı. Rakibinin olağanüstü tempoya ayak uyduramayıp yarışı bıraktığını zannetti. Hızını yavaş yavaş azalttı.

Yekta hafif bir tempo ile koşmaya bir saat kadar daha devam etti. Yarışın yapılacağı şehrin işte ilk evleri gözükmeye başlamıştı. Yekta yolda rastladığı bir sütçü beygirine at yarışlarının yapılacağı hipodromun nerede olduğunu sordu. Tarif edildiği üzere yoluna devam etti. Göğsü gururla kabarmış olarak, başı dimdik vaziyette, şehrin ana caddesinden geçerken arabalar durmuştu ve yol kenarındaki insanlar gazetelerde, dergilerde birçok defalar resmini gördükleri, hakkında yazılan yazıları okudukları bu şahane tayı çılgınca alkışlıyorlardı. Hipodromun kapısının açık olmasından yararlanan Yekta, içeriye girdi. Biraz sonra koşu pistine çıkmıştı. Altı gün sonraki ülke birinciliği koşusu burada yapılacaktı. Ağır adımlarla koşu pistinde tur atan Yekta o yarışta birinci olmayı düşünüyordu mutlaka.

Yekta’yı getiren kamyonun devrildiğini haber alan sahibi olay yerine gelmişti. Sürücü ile seyis yaralı olarak hastaneye kaldırıldılar. Yekta’nın sahibi sabah olunca Yekta’yı aramaya koyuldu ve onun hipodroma geldiğini haber alınca oraya gitti. Hipodromun kapısından içeriye giren Yekta’nın sahibi Yekta’yı koşu pistinde ağır adımlarla koşarken görünce “ Yekta… Yekta…”diye bağırarak piste fırladı. Hızla koşarak Yekta’ya yetişti ve onun boynuna sarıldı. Yekta neden sonra durumun farkına vardı. Sahibi onu bu yabancı şehirde aramış ve bulmuştu.

Yekta’nın sahibi Yekta’yı bir arkadaşının yarış atı çiftliğine götürdü. Yorgun durumdaki Yekta o günü ve ertesi günü dinlenerek geçirdi. Daha sonra koşu antrenmanlarına başlayan Yekta üç gün içinde eskisinden daha iyi bir form tuttu. Artık hazırdı ve birincilik için en şanslı kendisini görüyordu.

Yekta yarış günü kasırga gibi esti. Daha ilk metrelerde yaptığı korkunç atakla öne geçti. Çılgın gibi koşuyordu. Türkiye’nin en iyi yarış atları onun sürati karşısında çaresiz kalmışlardı. Açık farkla ve rekor bir dereceyle yarışı birinci olarak bitirdi. Bu birincilik onun pratik ile teoriyi en iyi şekilde birleştirmesiyle oluşmuştu. Sonuç olarak, mükemmele ulaşmış ve geçilmez ünvanına sahip olmuştu.

Türkiye Şampiyonu olan Yekta doğup büyüdüğü yarış atı çiftliğine geri dönünce coşkulu bir şekilde karşılandı. Çiftlikteki yarış atları bahçedeki televizyondan yarışı izlemişler ve Yekta’nın birinciliğine çok sevinmişlerdi. Yekta birkaç ay sonra özel uçakla İngiltere’ye götürüldü. Yakında Avrupa şampiyonası vardı ve Yekta bu yarışta Türkiye’yi temsil edecekti. Yekta sıkı bir antrenman programına alındı. Yaptığı her antrenman onun derecesini giderek geliştirmesine ve daha hızlı koşmasına yol açıyordu. Şampiyonaya birkaç gün kala Yekta’nın Avrupa rekorunu zorlar hale gelmesi sahibini sevindirmişti. Ama Yekta’nın durumuna sevinmeyenler de vardı. Tribünlerde Yekta’yı dişlerini gıcırdatarak seyreden birkaç kişi onun ölüm fermanını imzalıyordu:

“ Yekta, Yekta dedik aldık başımıza belayı. Yarış atı değil sanki fırtına. Yaptığı şu dereceye bak. Son adımını biraz çabuk atsa Avrupa rekoru olacak. “

“ Ne demezsin. Bu sadece bir antrenman koşusu. Yalnız koşuyor, kendisini zorlayan rakibi yok. Esas yarış olsa kesinlikle geçilmez. Şu anda Avrupa’daki en iyi yarış atı Yekta. “

Bir üçüncü kişi ise: “ Bizim at Yekta’yı geçemez. O zaman ha ikinci olmuşsun, ha sonuncu. Yekta yarışa girmese biz birinci oluruz. Bu gece Yekta’ya bir iğne vurursak ölür gider. Birincilik ödülünü alır, harcarız. Hem ülkemizin reklâmı olur. Reklâm işi ülkeye döviz kazandırır. “

“ Tamam, bu gece üçümüz Yekta’nın durduğu yere gireriz. Hepimizin elinde birer zehirli iğne. Yekta birimizden kaçsa ötekine yakalanır. “

Gecenin ilerleyen vakitlerinde Yekta bir iç sıkıntısı yaşıyordu. Huzursuzdu. Huzursuz olması, onun uyumasını engelliyordu. Derinden gelen ayak sesleri duydu. Bu saatlerde bakıcılar ahıra girmezlerdi. Yoksa gelenler yabancı mıydı? Amaçları ne olabilirdi? Yekta yine de aklına kötü şeyler getirmedi. Bekledi. Biraz sonra ellerinde sopalarla, iğnelerle üç kişi karşısına dikilince ürperdi. Korktu. Zalim adamlar aniden harekete geçerek bütün suçu iyi bir yarış atı olmak olan Yekta’ya sopalarla acımadan vurmaya başladılar. Canı yanan Yekta birkaç adım gerileyince arkası duvara dayandı. Adamlar, Yekta’nın üstüne çullanınca sert tepkiyle karşılaştılar. Yekta şaha kalkarak güçlü ön ayaklarını adamlardan birinin kafasına indirdi. Adam, boş çuval gibi yere düştü. Yekta geri dönerek arka ayaklarını savurdu. Darbe hedefini bulmadı ama iki adam niyet bozarak yerde yatan arkadaşlarını sırtlayıp olay yerinden uzaklaştılar.

Yekta daha sonra yerdeki sopaları ve iğneleri bir torbaya koyup çöpe attı. Olanların kimse tarafından bilinmesini istemiyordu. Kötülükler yayılmamalıydı. Dünyada kötülükler iyiliklerden daha çoktu. Kötülük yapmak kolaydı, zor olan iyilikti. Yekta şimdi zoru başarmıştı. Adamlar kaçmıştı. Belki bir daha kimseye kötülük yapmazlardı. Tekme yiyen adam yaşıyor muydu? Bunu bilemezdi. Adam yaşasa bile insanlar Yekta’yı kısa bir süre de olsa gözetim altına alırlardı. Bir, iki gün antrenman yapmamak, Yekta’nın Avrupa şampiyonu olamaması demekti. Bu durum Yekta’yı psikolojik olarak çökertirdi. Geride ondan birincilik bekleyen koskoca bir ülke vardı. Milyonlarca insanın hayali gerçek olmazdı. Yarış atı çiftliğinde arkadaşları vardı. Kendisine fikir bakımından büyük destek olan can arkadaşları. Ülke şampiyonluğu ödülü gibi, Avrupa şampiyonluğu ödülünü de arkadaşlarına verecekti. Güzelim altın kupalar iki tane olacaktı.

Avrupa şampiyonasında Yekta taktik gereği ilk 300 metreyi orta sıralarda geçti. Yavaş yavaş temposunu artıran Yekta 1000 metre geçilirken az bir farkla öndeydi. Son 500 metreye dört at yan yana girdi. Yarışın bitmesine 50 metre kala bir aralık dördüncü duruma düşmesine karşın, hınçla ileri atılarak ciğerlerini parçalarcasına gayret gösterdi ve yarışı kazandı. Yekta, Avrupa Şampiyonu olmuştu. Yekta, ülkesinde coşkulu bir şekilde karşılandı. Gazete, radyo ve televizyon haberlerinde hep Yekta vardı. Avrupa’daki yayın kuruluşları da Yekta’dan bahsediyordu. Aylar sonra Yekta’yı Amerika’da görüyoruz. O. New York’ta yapılacak Dünya Şampiyonası için buraya getirilmişti. Otoriteler tarafından birinci olmasına kesin gözüyle bakılan Yekta, ne yazık ki, Avustralya şampiyonuna geçildi ve ikinci oldu. Ödül töreninde dünya ikincisi Yekta gümüş madalya boynuna takılırken neşeliydi. Kolay değildi, bir yıldır pek çok yarış kazanmış, hep birinci olmuş, hiç geçilmemişti. Dünyanın en hızlı koşan ikinci yarış atı olmak nice yarış atının hayallerinin bile ötesindeydi. Gerçi dünya ikinciliği imkânsız değildi ama çok zordu. Yekta bu çok zoru başarmıştı.

Birkaç gün sonra Yekta’yı sıkıntı basmaya başladı. Geçen günler ona başarısını benimsetiyor, birinci olamamanın verdiği üzüntüyü artırıyordu. Giderek artan üzüntüye dayanamayan Yekta, New York’taki yarış atı çiftliğinden kaçarak Appalaş Dağları’na gitti. Yekta, Appalaş Dağları’nda gezerken ilerdeki çimenlikte otlayan vahşi atlar gördü. Bunlar Mustang atlarıydı.

Yekta, onların yanına giderek: “ Merhaba, beni de aranıza alır mısınız? “ diye sordu.

Mustangların başkanı olan Gera: “ Olur tabi, gel katıl bize arkadaş “ dedi. Yekta, Mustangların arasına katılıp, onlarla birlikte otlamaya başladı. İyiydi, güzeldi buralar, Mustanglarla kaynaşıverdi.

Aradan bir saatten fazla zaman geçmişti. Başkan Gera, on kilometre ilerdeki çamlığa gidileceğini söyleyip, haydi, dedi ve koşmaya başladı. Yekta’nın katılmasıyla sayısı yirmiye ulaşan at sürüsü hızla yol alıyordu. Mustang atlarında en güçlü olan ve en hızlı koşan sürüye başkan olurdu. Orta sıralarda koşsun, sürüye başkan olsun? Böyle şey olmazdı. Sürü başı geçildi mi, başkanlığı kaybederdi. Şimdi Gera farklı şekilde önde koşuyordu. Diğer atlar Gera’ya yetişmek için çaba sarf ediyorlardı.

Yekta ise, hep son sıralarda koştu. Çamlığa varıldığında sadece iki atı geçmişti, yani Yekta 18. olmuştu. Yekta bunu kabullenmek istemedi. O, bir yarış atıydı ve kum veya çim pistte koşmaya alışkındı. Başkan Gera, on kilometre ilerdeki çamlığa gidiyoruz deyip fırlamış, diğer atlar da, onun peşine takılmıştı. En son koşmaya başlayan ise, ne oluyor, ne çamlığı diye düşünmesine bile fırsat kalmayan Yekta’ydı. Gerçi çim üstünde de uzun süre koşmuşlardı ama sonra taşlık bir araziden geçmişler, daha sonra çalılık ve ağaçlık bir yerde koşmak zorunda kalmışlardı. Mustanglar, daha önce defalarca gidip geldikleri bu yolu ezberlemişlerdi. Taşlıkta koşarken nereye basılması gerektiğini, çalılıktan, ağaçlıktan geçerken hangi yolun kestirme olduğunu biliyorlardı. Yekta bu sebeplerden dolayı her kilometrede bir adım gerilese on kilometrede on adım gerileyeceğini düşündü. Zaten Gera ile arasındaki fark işte o kadardı. Yekta, bir daha yarış pistlerine dönmedi. Hep dağlarda Mustanglar arasında kaldı. Geçen zaman genç Yekta’nın gücüne güç kattı ve Gera bir gün Yekta tarafından geçildi. Mustanglara başkan olan Yekta uzun yıllar başkan kaldı.

Yazan: Serdar Yıldırım

3
Edebiyat / Çanakkale'de Ben Vardım
« : Şubat 14, 2018, 15:31:41 ös »


İster miydim Anadolu işgal edilsin?
İster miydim ordular dağıtılsın?
İster miydim padişah teslim olsun?
İstemezdim, böyle olsun istemezdim.
*            *           *           *
Anadolu harap, bitap bir haldeydi.
Türlü katliamlar yaşanmaktaydı.
İnsanımın koruyanı, kollayanı yoktu.
Sonunda İngiliz gemileri Çanakkale'ye geldi.
*            *           *           *
Alman komutan Liman Von Sanders Türk birliklerinin başındaydı.
Tabyalar savunmasızdı, ateş hattındaydı.
Düşman çok güçlüydü, kayıplar artmıştı.
Siperler gerilere, daha gerilere çekilmişti.
*            *           *           *
Ben geldim Çanakkale'ye insanlar beni tanıyorlardı.
Liman Von Sanders bir cephe sana yeter mi dediydi?
Ben hayır dedim, bütün cephelerin komutanlığını bana vermelisiniz.
Dediğim aynen oldu, Çanakkale'de ben vardım.
*            *           *           *
Geceleri uyku tutmazdı beni.
Atıma bindiğim gibi dörtnal uzaklaşırdım.
Düşman sabaha karşı nereden çıkartma yapar.
Bunun planını yapar, önlemini alırdım.
*            *           *           *
Çanakkale'de dört - beş gün uyumadığım olurdu.
Bir gece saat iki sularıydı.
Birliğime geri döndüm ve emrimi verdim:
Conkbayırı'na  beş yüz asker çıkarın, mevzilensinler.
*            *           *           *
Aman komutanım, dedi, diğer subaylar.
Orası kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdir.
Ne gereği vardır orada beş yüz askerin.
Bir asker bile gitmese daha doğrudur.
*            *           *           *
Siz dedim, beş yüz askeri gönderin.
Evet, dediler, gönderdiler.
Sabaha karşı Anzaklar Conkbayırı'ndaydı.
Ama ben de Türk Askeri'nin yanındaydım.
*            *           *           *
Kılıcım sağ elimdeydi, tabancam sol elimde.
Bütün bir gün savaştık can siperhane.
Yıkılmadık, yenilmedik, galip gelen biz olduk.
Kazanan biz, yenilen İngiliz oldu.

Yazan: Serdar Yıldırım

4
Edebiyat / Titrek Tavşan
« : Şubat 03, 2018, 18:31:12 ös »

Ormanda her gün kurulmakta olan tavşanlar pazarı, havanın kararmasıyla birlikte, dağılıyordu. Sergisini toplayan tavşan pazar yerini terk edip gidiyordu. Vakit geç olup da pazar yerinde tavşan kalmayınca bir tavşan pazara gelirdi. Sırtında boş çuvalıyla ve bu boş çuval tezgâh altlarında kalmış, kıyıya köşeye atılmış, satılmamış havuçlarla ve bazı yiyeceklerle dolacaktı. Daima gölgelerden, acaba bir gören olur mu korkusuyla, yorgun ve titrek adımlarla. İşte, bu tavşan yoksul, yetim, garip bir tavşandı. Adı Titrek Tavşan’dı. O, böylesine bir düşkünlük içinde olmanın çıkar yol olmadığını biliyordu. Fakat çaresizdi. Bir yuvası vardı, bu yuvada iki de oda. Bu odalardan birinde çok sevdiği Pembe Tavşan ve iki yavrusuyla birlikte kalıyordu. Diğer odada ise havuç yetiştiriyordu. Artık ne kadar havuç yetiştirebilir bunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Havuçlar olgunlaşınca Titrek Tavşan bunları satacak ve ailesinin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışacaktı.

Bir gün Titrek Tavşan, ormanın karşısındaki tepeye doğru yürüyüşe çıkmıştı. Tepenin gerisinde deniz görünüyordu. Sahil yakındaydı. Birden kumların üzerinde bir martı dikkatini çekti. Bu martı, kanadı kırık, yaralı bir martıydı. Uçamıyordu. Oldukça zor durumdaydı, çünkü çevresi sekiz tane yengeç tarafından kuşatılmıştı. Kanadı kırık, yaralı martı, yengeçlerle amansız bir ölüm kalım savaşına girmişti. Kurtulmak için ileri atıldıkça önü bir yengeç tarafından kesiliyor ve yengeç korkunç kıskacıyla martıyı yakalamak istiyor, fakat martı, canhıraş feryatlarla karşı koyuyor, gitgide tükenmekte olan gücüyle hayatını savunuyordu.

Titrek Tavşan, bu durumu görmezden gelemezdi. Tüm cesaretini toplayıp martının yardımına koştu. Yengeçler daha ne olduğunun farkına varamadan, martıyı kucağına aldığı gibi, bir keklik gibi sekerek, onların aralarından sıyrıldı. Hızla koşarak olayı ilk gördüğü tepeye çıkan Titrek Tavşan, kucağındaki martının bayılmış olduğunu fark edince, onun iyi bir bakıcıya ihtiyacı olduğunu düşünerek, balıkçı Ziya Kaptan’ın yaşadığı deniz kıyısındaki kulübeye geldi. Martıyı Ziya Kaptan’a teslim eden Titrek Tavşan, yuvasına geri döndü.

Aradan bir ay geçti. Geçen zamanla birlikte havuçlar olgunlaşmıştı. Titrek Tavşan, havuçları pazarda sattı. Kendine, Pembe Tavşan’a ve yavrularına elbise aldı. Ne zamandır hep aynı elbiseleri giymekten bıkmıştı, rengi solmuş, yamalı elbiseleri. Yoksulluk ömür boyu mu sürecekti? Hep böyle yoksul mu kalacaklardı? Yoksulluğun bir çaresi yok muydu? Eğer varsa bu çare neydi? Hani Titrek Tavşan yuvasının bir odasında havuç yetiştiriyordu ya şimdi o odada havuç kalmamıştı, çünkü havuçlar satılmıştı. Titrek Tavşan, buradaki toprağı şöyle bir alt-üst etti. Havuç tohumu attı. Suladı. Artık iş zamana kalmıştı. Nasılsa zaman geçecekti. Elbet bir gün gelir bu havuçlar da olgunlaşırdı.

Titrek Tavşan, bir sabah havuç yetiştirdiği odaya girince hayretler içinde kaldı. Gördüklerine inanamıyordu. Toprağın üstündeki olgun havuç yaprağıydı. Ama nasıl olurdu daha tohum atalı on gün bile olmamıştı. Bu kadar kısa sürede havuç yetişmesi olanaksızdı. Yaprak olgunlaşmıştı tamam da bakalım toprağın içinde havuç var mıydı? Orayı eşeledi, burayı eşeledi. Aldı havucun birini dişledi, aldı bir başka havucu daha dişledi, tuttu bu iki havucu yedi, bitirdi. Enfesti havuçlar, tatlıydı. Titrek Tavşan bu havuçları da pazarda sattı. Memnundu yuvasına dönerken, çünkü iyi kazanmıştı. Daha sonraki günler de birbirinin tıpatıp benzeri şekilde geçti. Titrek Tavşan havuçları pazarda satıyor, ertesi gün, yine oda havuç dolu oluyordu.

Bir akşamüstü Titrek Tavşan’ın kafası bu konuya takıldı. Nasıl oluyordu da, tohum atmadığı halde, toprakta havuç bitiyordu ve bu havuçlar bir gecede olgunlaşıyordu? Bu soruların bir açıklaması olmalıydı ve ne oluyorsa gece oluyordu. Demek ki, geceleri bir şeyler dönüyordu havuç yetiştirdiği odada. Titrek Tavşan hemen kararını verdi. O gece, odada sabaha kadar bekleyecek ve ne olup bittiğini anlayacaktı. Akşam yemeğini yedikten sonra, havuç yetiştirdiği odaya geçti. Kapıyı kapadı. Kapının yan tarafına koyduğu sandığın içine girdi. Sandığın tahtaları arasındaki deliklerden, odanın her tarafı rahatça görünüyordu. Titrek Tavşan dikkatini tam karşıdaki pencereye verdi. Yerden oldukça yüksekte olan bu küçük pencere odanın havalandırılması için kullanılıyordu.

Vakit gece yarısı olmuştu. Aniden dışarıdan kanat sesleri duyuldu. Bir martı pencereden odaya girdi. Ayaklarının arasında küçük bir torba vardı. Martı, bu torbadaki havuç tohumlarını toprağa serpiştirdi. İşini bitirdikten sonra pencereden uçup, gitti. Zamana karşı şartlandırılmış tohumları toprak hemen kabul edecek ve her geçecek bir saatte bu tohumlar on gün geçirmiş olacaktı. Titrek Tavşan, vefakâr martıyı hemen tanıdı. Bu martı, birkaç ay önce, yengeçlerin parçalamak istedikleri kanadı kırık, yaralı martıydı. Demek ki, Ziya Kaptan yaralı martıyı iyileştirmiş ve kurtarıcısının kim olduğunu söylemişti. Martının, Titrek Tavşan’a can borcu vardı ve bu borcunu cana can katarak ödüyordu.

Titrek Tavşan, birkaç gün sonra bir kamyonet satın aldı ve yetiştirdiği havuçları bu kamyonetle pazara gö türmeye başladı. İki yavrusu da zamanla büyümüşler, genç birer tavşan olmuşlardı. Onlar da babaları Titrek Tavşan’la birlikte pazara gidiyorlardı. Titrek Tavşan, yol boyunca şu şarkıyı söylüyordu:

“ Benim adım Titrek Tavşan
Ben, pazarda havuç satarım
İşte yanımda şimdi yavrularım
Ben, onlarla gurur duyarım
Her gün pazara gideriz biz
Tavşanlara havuç satarız..”

Bazı günler kamyonetin peşi sıra bir martıyı uçarken görüyordu ve yavaşlıyordu. Az sonra, kamyonetle martı bir hizaya geliyor ve martı ile Titrek Tavşan selamlaşıyordu. Daha sonra martı hızını arttırıyor ve ileri doğru uçup gidiyordu. Titrek Tavşan ile martı böyle uzaktan uzağa bir birlikteliği uzun süre sürdürdüler. Fakat bir kez olsun bir araya gelip konuşamadılar. Bunun nedenini biz bilemeyiz. Belki de böylesi daha iyi oluyordu. Onlar gönüllerince mutluydular, huzur doluydular. Onların mutluluğunu engellemek bize yakışık almaz.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım



5
Edebiyat / Robot Kartal
« : Şubat 03, 2018, 18:27:58 ös »


Profesör Jack Stingo üniversitedeki görevinden arta kalan zamanlarda
laboratuvar haline getirdiği evinin bodrum katında çeşitli deneyler yapıyor,
yeni buluşlar gerçekleştirmeye çalışıyordu. Son birkaç yıldır bütün dikkatini
robot kartal yapımına vermiş ve çalışmalarını bu yönde yoğunlaştırmıştı. Gerçi
şimdiye kadar iki robot kartal yapmış ve bunları şehrin varoşlarındaki evinin
geniş bahçesinde uzaktan kumanda ederek uçurmuştu, ama onun asıl amacı bu
değildi.

Profesör Jack Stingo sıranın son derece geliştirilmiş bir robot kartal yapımına
gelmiş olduğunu biliyordu. Bu robot kartal diğer robot kartallardan pek çok
farklı özelliklere sahip bulunacaktı: Kafasının içine yerleştirilmiş mini
bilgisayar aracılığıyla bilmesi gereken tüm bilgilere sahip olacak ve bu
bilgilerin ışığında kartallarla yakın ilişkiler kurarak onların yaşantılarını
araştıracaktı. Edindiği izlenimleri kafasındaki mini bilgisayarda değerlendirip
anında profesörün laboratuvarındaki bilgisayara geçecekti. Ayrıca gözlerindeki
kameralar ile gördüğü her şey laboratuvardaki bilgisayarın ekranında profesörün
görüşüne açık olacaktı.

Yeni ve değişik bilgiler öğrenmek isteği insan zekasının vazgeçilmez tutkusuydu
ve bilinen ile yeterli kalınmayıp bilinmeyeni de bilmek için harcanacak çaba,
insanoğlunun gelecekte edineceği yeni bilgilere atlama taşı olabilirdi, her
yeni bilgi insanlığın yararına sunulabilirdi.

Profesör Jack Stingo üç yıl süren yorucu bir çalışmadan sonra, robot kartalın
yapımını tamamladı; robot kartalı bahçeye çıkardı, laboratuvara döndü,
bilgisayarın başına geçti ve uzaktan kumanda aletini çalıştırarak robot
kartalın uçmasını sağladı. Robot kartal evin üzerinde birkaç tur attıktan sonra
dağlara doğru yöneldi. Sarp ve yalçın kayalıklarda yaşayan kartalların arasına
karışıp, onların yaşantılarını araştıracaktı. Robot kartal bir süre uçtuktan
sonra çok yükseklerde geniş daireler çizerek uçmakta olan bir kartal gördü. Bu
kartal ne yapıyordu böyle? Onun geniş daireler çizerek uçmaktaki amacı neydi?
Bunu ona sormak lazımdı. Yükseldi. Kartalın yanına yaklaşınca:

“ Özür dilerim, niye dönüp duruyorsun orada? “ diye sordu. Bunun üzerine kartal
sert ve çok şiddetli bir tepki gösterdi:

“ Sus, kaç oradan, işin yok mu senin? Defol git buradan…”

Robot kartal hemen oradan uzaklaştı. Bu ne biçim kartaldı böyle? Özür dileyip,
niye dönüp duruyorsun diye sormuştu. Peki kartal neden onu kovmuştu? Robot
kartal o geceyi sakin geçirdi. Ertesi sabah sarp ve yalçın kayalıklara
yaklaşmıştı ki bir kartal yuvası gördü. Yuvada iki kartal ve bir yavru vardı,
onlara doğru yöneldi. Aynı anda iki kartal yuvadan ayrılıp hızla uçarak robot
kartalın önünü kestiler. Kartallardan biri:

“ Sen ne yaptığını sanıyorsun? Bu ne münasebetsizlik? Dün av takibindeydim, tam
dalışa geçecekken beni lafa tuttun, avımı kaçırdın. Bugün ise yuvama gelmeye
çalışıyorsun. Bunlar korkunç hatalar ve kesinlikle affı yoktur. Dünyanın
neresinde yaşarsa yaşasın bir kartalın bunları bilmesi gerekir. Neden bilmem
senin bu hataları bilmeden yaptığını düşünüyoru m. Eğer bilseydin karşımda
böylesine soğukkanlı duramazdın. Şimdi hiçbir şey söylemeden çek git buradan ve
bir daha karşıma çıkma. Üçüncü hatanda parçalarım seni.. Bak hala duruyor ”
dedikten sonra robot kartalın üstüne atılmak istedi. Robot kartal aniden geriye
dönerek, son sürat oradan kaçmaya başladı. Kartallar, robot kartalı bir süre
kovaladıktan sonra yuvalarına döndüler. Robot kartal yarım saat kadar uçtuktan
sonra bir dağın yamaçlarındaki kayalıklara indi. Çevre oldukça sessizdi.
Kafasındaki mini bilgisayarda olayları değerlendirmeğe, tüm konuşulanları
profesörün bilgisayarına geçmeye başladı. İşlem tamamlandıktan sonra hangi yöne
doğru uçması gerektiğini bulmaya çalışırken, bir kartal sesi duydu.

“ Hey arkadaş!..Orada ne yapıyorsun? Yanına gelebilir miyim? “ Robot kartal
başını sola çevirip baktı. İlerde bir kartal kayalıklara konmuş ve bir kanadını
sallıyordu. “ Konuşmak istersen yanına gelebilirim. Gelmemi ister misin,
arkadaş? “ Bu, robot kartalın arayıp da bulamadığı fırsattı.İşte fırsat ayağına
kadar gelmişti.Buna şans denirdi ve bu şansı kaçırmazdı.

“ Gel arkadaş, gel, gel de konuşalım. ” Kartal uçtu, robot kartalın yanına
kondu.

“ Bir süredir seni izliyorum, arkadaş. Az önce epey dalgındın, sanki gövden
buradaydı, fakat aklın başka yerdeydi veya öyle gibi göründün bana diyelim. “

“ Söylediklerin bir şekilde doğru sayılabilir. Her şeyin bir nedeni vardır.
Buradan hareketle geriye gidersen oluşa, ileri gidersen sonuca varırsın. “

“ Sonuca varmak o oluşun nedenlerini ortadan kaldırmakla ortadan kaldırmakla
mümkündür. Öyle değil mi arkadaş? “

“ Çok çok doğru..Sözü fazla uzatmayalım. Ben Profesör Jack Stingo adındaki bilim
adamı tarafından yapılmış olan bir robot kartalım. Kartalların yaşantılarını
araştırmakla görevliyim. Dünyadaki kartalların sayısı giderek azalmakta. Bu
durum insanlar tarafından biliniyor ve kartal nesli yok olmasın diye çalışmalar
yapılıyor. Profesör benim aracılığımla elde ettiği bilgileri insanlığın
görüşüne sunacak ve insanların kartallar hakkında bildikleri yeni bilgilerle
pekişecek. Bu bilgilerin ışığında yapılacak çalışmalar, kartalların çoğalmasını
sağlayacak. Bir kartal olarak böylesine faydalı bir amaca hizmet etmek görevin
olmalı. ” Kartal bir süre şaşkın şaşkın robot kartalın yüzüne baktıktan sonra
kendini toparladı.

“ Demek sen bir robot kartalsın. Oldukça değişik davranışlar içindeydin, fakat
sen söylemesen bir robot olduğunu anlayamazdım. Her neyse biz kartallar
çoğunlukla gündüzleri avlanırız. Her kartalın ayrı bir av sahası vardır. Bir
kartal başka bir kartalın av sahasına giremez. Bu yasaktır. Av peşindeyken ve
yuvamızda dinlenirken rahatsız edilmekten hoşlanmayız. Eğer rahatsız eden olursa
tepki görür, haddi bildirilir. Kendi aramızda pek itiş kakışımız olmaz. Bunun
nedeni aile dışında çok nadir olarak iki kartalın bir araya gelip görüşmesidir.
Bildiğin gibi kartallar göklerin hakimidir. Hiçbir uçan yaratık bizimle havada
boy ölçüşemez. Yuvalarımızı dağların doruklarına, kayalıkların en sarp ve
ulaşılmaz yerlerine yaparız. Oralarda yabancı gözlerden uzakta yaşarız. Bazen
nereden bilmem çıkar bir yılan yuvadaki yumurtalara musallat olur. Yuvada üç
yumurta olsa birini, ikisini garanti bu yılanlar kapar.

Bir an bile boş bulunmaya gelmez yuvada yumurta varken. Biz de her gün pek çok
yılan avlarız fakat çabuk ürediklerinden sayıları hiç azalmaz bu yılanların.
Hani olsa bir türlü olmasa bir türlü..Bir de insanlar tüfeklerle vururlar
kartalları, öldürürler..Kartal eti yemezmiş insanlar peki neden öldürürler o
zaman kartalları? Hayır, böyle anlamsız şey olmaz. Kartallar olmasa her taraf
yılan, çıyan dolar. Tarla faresine adım başında rastlanır. Bu tarla fareleri
bir çoğalsalar ne tarla kalır, ne bağ, ne bahçe. Bütün mahsulü silip
süpürürler. Bunun sonucu aç kalan yine insanlar olur, benden söylemesi. ”

Daha sonraki konuşmalar soru-cevap şeklinde oldu. Robot kartal kafasına takılan
konuları kartala sordu, o da bu soruları cevapladı. Bir süre daha konuştuktan
sonra robot kartal:   “ Bu kadarı yeterli, teşekkür ederim, arkadaş ” dedi. Kartal: “ Asıl ben
teşekkür ederim, arkadaş ” dedi ve uçup gitti. Robot kartal hemen konuşulanları
profesörün bilgisayarına geçti. Birkaç gün daha çevrede gözlemlerini sürdüren
robot kartal profesörden görev tamamlandı sinyalini alınca dönüş yolculuğuna
başladı. Elde edilen bilgiler profesör tarafından derlenip toparlandıktan sonra
yayım yoluyla insanların görüşüne sunulacaktı.


Yazan:  Serdar Yıldırım

Robot Kartal - Sıradışı Yayıncılık - Yayın yılı: 2011 - 16 sayfa




6
Edebiyat / Atatürk'ün Okul Anıları
« : Ekim 05, 2017, 18:03:06 ös »

DÜNYA ASKERİ LİSELER ŞAMPİYONU
Mustafa Kemal, Şemsi Efendi Okulu 4. sınıfa giderken koşuda Selanik Şampiyonu olmuştu. Selanik Askeri Rüştiyesi ve Manastır Askeri İdadisi'ne giderken koşuyu bırakmadı. Arkadaşlarıyla her gün antrenman yapardı. Özellikle Manastır Askeri İdadisi'nde ( şimdiki askeri lise) 1 mil ( 1.609 metre ) koşusunda okulun yıldızıydı. Yarış başlar başlamaz öne geçer ve yarışı önde götürürdü. 1 mil koşusunda geçildiği görülmemişti. Askeri liseler arasındaki koşu yarışında Mustafa Kemal ülke şampiyonu olmuştu. Aynı yıl Manastır'da düzenlenen dünya askeri liseler şampiyonasında 1 milde birinci olarak dünya şampiyonu olmuş ve altın madalya kazanmıştı.

Atatürk'ün Çocukluğu - Ezgi Yayınları - Yayın Yılı: Aralık 1994


MUSTAFA KEMAL ATATÜRK: BİR KILIÇ USTASI
Harp Akademisi'nde derslerden arta kalan zamanlarda sporla uğraşırdık. Jimnastik, koşu ve eskrim favori sporlardı. Eskrimde ilk yıl hariç, epe, flöre ve kılıç müsabakalarında birinciliği kimseye kaptırmadım. Okulda her ay eskrim müsabakaları düzenlenirdi. Bu müsabakalarda birinci olmak için, yoğun çaba sarf ederdik. Devletimiz savaşlardan fırsat bulup da uluslararası yarışmalara katılamıyordu. 

Almanların flörede Dünya Şampiyonu olmuş sporcusu Hans'a benim adımı söylemişler. İstanbul Harp Akademisi'nde Mustafa Kemal Bey var. Acar bir eskrimciymiş. Üç dalda şampiyonmuş. Sen onu yenemezsin, demişler. Geldi, beni buldu. Flörede karşılaştık. Alman çok hızlıydı. Karşımdayken bir anda içeri giriyor, bana kılıcıyla dokunmaya çalışıyor fakat ben ani bir refleksle hamlesini karşıladığımda benim hamle yapmama fırsat bırakmadan geri çekiliyordu. Bir an için bile olsa gözümü kırpmama izin vermiyordu. Alman'ın bileğinin hakkıyla Dünya Şampiyonu olduğuna kaniydim. Ama ben de şu son Dünya Şampiyonası'na katılabilseydim, belki bu Alman'la finalde karşılaşırdım. Kendi kendime, final maçı bu, dedim. Haydi, Mustafa Kemal, sen onu yenersin.

Alman'ın rakiplerini müsabaka başlar başlamaz, ilk dakikada sürklase ettiğini biliyordum ama benim de dirençli ve yenilgi kabul etmez bir yapım vardır. Devamlı olarak Almanca bir şeyler söylüyordu. Anladığım kadarıyla, söyledikleri beni tehdit eden bir boyuta ulaşmıştı. Ben de çok iyi bildiğim Fransızcayla tehditvari konuşunca Alman'ın hareketlerinin yavaşladığını fark ettim. Belli ki yorulmaya başlamıştı. Yine Fransızca olarak, bak ben Türküm, ama önümde diz çökeceksin, dedim. Bu cümle Alman'ı bitiren son konuşma oldu. Peş peşe sayı alarak Alman'ı perişan ettim.  Ben Dünya Şampiyonuyum, bu gezegende kimse karşımda duramaz, diyen Alman yenilmişti. Benimle tokalaşmadan, başı önde sahadan yenik ayrıldı. Sonradan ilk gemiyle memleketine döndüğünü öğrendim. İntihar teşebbüsünde bulunmuş ama kurtarmışlar.

Mustafa Kemal Atatürk - Ezgi Yayınları - Yayın Yılı: Aralık 1994


.
YÜZBAŞI MUSTAFA KEMAL VE KURTLAR             
11 – Ocak – 1905 yılında Mustafa Kemal, Harp Akademisini bitirerek Kurmay Yüzbaşı oldu. 24 yaşındaydı. Önce Selanik’e annesi ve kız kardeşinin yanına daha sonra da dayısının çiftliğine gitti. Çiftlikte iki gün kalacaktı.  Mustafa Kemal o gece güzel bir uyku çekti ve sabah karla uyandı. Her taraf beyaza boyanmıştı. Kahvaltıdan sonra dayısına, çevrede gezintiye çıkmak ve çocukluğunda günlerini geçirdiği bakla tarlasına uğramak istediğini söyleyerek dışarı çıktı. Hava oldukça soğuktu. Ellerini birbirine ovuşturduktan sonra, paltosunun yakasını kaldırdı. Yağmış olan bir karış karda, güçlü adımlarla, ileri doğru yürüdü.  Bakla tarlası kar altındaydı. Tarlanın ortasında bulunan kulübe üstündeki ağırlığa direniyordu. Kulübenin üstündeki karları temizledi. Yıllardır buraya gelmediği için, kulübe bakımsız kalmıştı. ” Dayıma söyleyip, kulübeyi onarmasını sağlamalıyım, diye düşündü. Kim bilir bir daha ne zaman gelirim? Yoksa bu işi dayıma havale etmezdim. ”

Mustafa Kemal ilerden kurt uluması duydu. Buna aldırmadı ama ikinci bir kurt uluması daha duyunca irkildi. Hem bu uluma daha yakından geliyordu. Belli kurtlar yaklaşıyordu. Artık çiftliğe dönemezdi çünkü kurtlar, çiftlik yolu üstündeki ağaçlık alandaydı.  Karşı dağın yamacındaki mağarayı hatırladı. Çocukken birkaç kere bu mağaraya gitmişti. Tahminine göre, kurtlar sürü halindeydi. Sekiz, on tane kurtla açık alanda kazanma şansının az olduğu bir uğraşa girmek anlamsız olurdu. Mağaraya doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Kurt ulumaları çoğalınca, yürümeyi bırakıp, koşmaya başladı. Bu arada tabancasını çekmiş ve sağ eline almıştı. Bir aralık arkasına dönüp baktığında peşine takılan kurtların en az on tane olduğunu gördü. ” Kurtlar, beni sabah kahvaltısı olarak görüyorlar ama böyle olmadığını anlayacaklar. Hele bir mağaraya varayım. ” dedi içinden.

Mağaranın girişine geldiğinde kurtların nefesini ensesinde hissetti. Aniden dönerek en yakınındaki kurda ateş etti. Kurt yere yuvarlandı. Gürültüden korkan kurtlar kaçtılar. Onların yine geleceğini bildiği için, tabancasını doldurdu ve sol eline aldı. Sağ eliyle kılıcını çekti. Mağaranın ortasında ayaklarını açarak, heybetli bir şekilde durdu. Kurtlara karşı yapacağı savaşa hazırdı. ” Gelsinler ve ne olacağını görsünler, diye düşündü. Dört bir yandan etrafımı saracak olan kurtları, bu savaşta yenilgiye uğratmazsam, bana da Mustafa Kemal demesinler. ”

Kurtlar, dönüp gelmişlerdi ama nedense mağaranın önünde bekliyor, içeri girmiyorlardı. Onlar içeri girmezseler ben dışarı çıkarım, diyen Mustafa Kemal, aniden taarruza geçti. Bir ateş etti, bir kurt yere düştü. İki kılıç salladı, iki kurt yere düştü. Bozguna uğrayan kurtlar, geldikleri gibi gittiler. Mustafa Kemal her ihtimale karşı etrafını kollayarak çiftliğe geri döndü. Birkaç dakika daha geç gelseymiş, dayısı ve çiftlik çalışanlarıyla yolda karşılaşacakmış, çünkü onlar tabanca seslerini duymuşlar ve yardıma geliyorlarmış.

SON

7
Edebiyat / Hırsızın Aşkı
« : Ağustos 22, 2017, 17:07:42 ös »

HIRSIZIN AŞKI
Genç manken defilelerde boy gösteriyor ve televizyon reklamlarında oynuyordu. Bakışı, duruşu, yürüyüşü inanılmaz bir karizmaydı. Özel olarak düzenlenen davetlerde ilgiyi üzerinde topluyordu. Genç kızlar, onu yakından görebilmek için, birbirlerini ezerlerdi. Sonra da kim en çok yanına sokuldu, kim elini tuttu tartışması başlardı:
" Hiç boşuna konuşmayın, ben bir karış yanına geldim. "
" O da bir şey mi? Teni tenime değdi. Eliyle kolumu elledi. Sıcaklığı hala üstümde. "

Genç manken bir gün yakın arkadaşlarından şöyle bir teklif aldı. Bikini defilesi vardı ve mutlaka gelmeliydi. Bizimki önce gitmem dedi, naza çekti ama sonunda gitti. Podyuma ilk çıkan manken kız, görülmemiş güzellikte: Dört renkli saçları ( sarı, mavi, yeşil, kırmızı ) edalı bakışları, hak etti alkışları. Manken kızın güzelliği karşısında beyninden vurulmuşa dönen genç mankenin gözü diğerlerini görmedi. Sessizce yerinden kalktı, kulise doğru yöneldi. Onun geldiğini gören kulis görevlisi kapıyı ardına kadar açtı. Manken kızla kısa bir görüşme yaptı ve kalbini çalarak kaçtı. Manken kız avazı çıktığı kadar bağırıyordu:
" Hırsız var! Kalbimi çaldı, kaçıyor. "

Kuliste bulunan manken kızlar, onu durdurmaya cesaret edemedi. Sonrasında ne mi oldu? Teklifler çoktu, genç manken ilk uçakla Paris'e uçtu. Orada defileye çıkacaktı. Kalpsiz kalan manken kız ikinci uçakla Paris'e uçtu. Çıktığı ilk defilede gencin kalbini çalarak İstanbul'a döndü. Tabi diğer uçakla genç manken peşinden. Bu iki hırsız birbirlerine kalplerini geri vermediler. Söz, nişan faslını atlayarak üçüncü gün evlendiler. Mankenliğe devam ettiler. Bir farkla: Genç gelin artık bikini defilesine çıkmıyordu.
Siz siz olun kalbinizi çaldırmayın. Eğer çaldırır da çalanın kalbini çalamazsanız yandığınızın resmidir. Kalbiniz hırsızın elinde sızlar durur.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım

8
Edebiyat / Ynt: Karagöz Ýle Hacivat Konuþmalarý 2
« : Ağustos 06, 2017, 23:32:27 ös »


KARAGÖZ İLE HACİVAT: KOCA KAFALI BİR KELEŞ
Hacivat: " Gökyüzünde yıldız var, ay var. "
Karagöz: " Yeryüzünde baldızımın yaptığı çay var. "
Hacivat: " Gökyüzünde bulut var, güneş var. "
Karagöz:  " Yeryüzünde unutma keleş var. "
Hacivat: " Karagözüm, keleş mi var? "
Karagöz:  " Var tabi, koca kafalı bir keleş var. "
Hacivat: " Acaba kim ki bu keleş? "
Karagöz:  " Kim olacak tabi ki sen. "
Hacivat: " Aman Karagözüm, kafan benimkinden büyüktür. "
Karagöz:  " Çaresiz kaldığın için, şu attığın çığlıktır. "
Hacivat: " Senin denizin bitmiş, çırpındığın sığlıktır. "
Karagöz: " Sığır sana derler, benden fışkıran sağlıktır. "
Hacivat:   " Sığır bana mı derler? Ben sığır falan değilim. "
Karagöz: " Sağır değilsin ama sığır olduğun muhakkak. "
Bana nasıl sığır dersin diyen Hacivat, Karagöz'ün yüzüne sert bir tokat vurur. Karagöz yere yuvarlanır, ayağa kalkar. Sol eli sol yanağının üstündedir.
Karagöz:  " Aman Hacivat, bana vurdun. "
Hacivat: " Sen de dayak istedin durdun. "
Karagöz:  " Zalim Hacivat, bana vurma. "
Hacivat: " Senin uçarken gördüğün telli turna. "
Karagöz:  " Hamama gittim, yoktu boş kurna. "
Hacivat: " Ben seni bilirim, çalar durursun zurna. "
Karagöz:  " De git Hacivat, alırım seni ayağımın altına. "
Hacivat: " O biraz zor, bugün üzüm şerbeti içtim. "
Karagöz:  " Tarlada buğday, başak mı biçtin? "
Hacivat: " Karagözüm, bugün çok saçmaladın. "
Karagöz:  " Hacivatım, seçmeyi bilemedin. "
Hacivat: " Yanlışta olan ben değilim, sensin Karagözüm. "
Karagöz:  " Tepeni delerim, budur son sözüm. "
Hacivat: " Karagözüm, barış yapalım, sun bana bir salkım üzüm. "
Karagöz:  " İki karış uzakta dur, bir bardak zıkkım çözüm. "
Hacivat: " Nasıl olur, bir bardak zıkkım çözüm? "
Karagöz:  " İç zıkkımın kökünü, titrerken gör  çözümü. "
Hacivat: " Aman Karagözüm, zıkkım zehir olmasın? "
Karagöz:  " Zehir,  tehir olmasın, bardağa dolsun. "
Hacivat: " Dur Karagözüm, zehir bardağa dolmasın. "
Karagöz:  " O zaman Hacivat sessiz kalsın. "
Hacivat: " Ağzıma fermuarı çektim, işte bak sustum. "


Yazan: Serdar Yıldırım



KARAGÖZ İLE HACİVAT: GÜBRE
Hacivat Karagöz'ün evinin önünden geçerken, Karagöz pencereden Hacivat'ın üstüne atlar, boğuşmaya başlarlar. Yoldan geçen adamlar ikiliyi ayırırlar, bunlar sakinleşince adamlar gider. Yalnız kalınca Hacivat sorar: " Aman Karagözüm, bana neden saldırdın? Ben sana ne yaptım? "
Karagöz: " Şuna bak, bir de ne yaptım diye soruyor. "
Hacivat: " Söyle canım efendim, bir suçum varsa bileyim. "
Karagöz: " Cenabettin Bey yalıya bahçıvan arıyormuş. Zoti'yi göndermişsin. "
Hacivat: " Doğrudur. Zoti iyi bahçıvandır "
Karagöz: " Ben kötü bahçıvan mıyım? "
Hacivat: " Hayır, kötü bahçıvan değilsin. "
Karagöz: " O zaman beni gönderseydin. "
Hacivat: " Geçen defa seni gönderdiydim. Bahçedeki güllerin altına insan gübresi dökmüşsün. O kadar gül soldu. "
Karagöz: " Eee Cenabettin Bey geldi, Karagöz gülleri gübrele dedi. "
Hacivat: " Ama olmaz ki, insan gübresi dökülmez ki. "
Karagöz: " Ne gübresi dökülür? "
Hacivat: " Hayvan gübresi dökülür. "
Karagöz: " Kedi, köpek gübresi. "
Hacivat: " Olmaz. "
Karagöz: " Kuş, fare gübresi. "
Hacivat: " Olmaz Karagözüm, olmaz. "
Karagöz: " Bunlar hayvan değil mi? "
Hacivat: " Hayvan ama gübreleri bahçede kullanılmaz. "
Karagöz: " Kullanılırsa ne olur? "
Hacivat: " Topraktaki bitkiyi öldürür. Tarla, bahçe bozulur. "
Karagöz: " .... "
Hacivat: " Bir de Cenabettin Bey'i sokakta kovalamışsın. "
Karagöz: " Kovalarım tabi. Bana kızdı, bağırdı. "
Hacivat: " Kızar, bağırır. Yalının bahçesini tümden bitirdin. Bahçeyi temizletti, yeniden gül ektiriyor. "
Karagöz: " Keşke ben ekseydim gülleri. "
Hacivat: " Artık sana orası yasak. "
Karagöz: " Gülleri eksinler de sonra ben bakımını yaparım. "
Hacivat: " Karagözüm, söyle bakalım ne gübresi kullanırsın? "
Karagöz: " Sen söyle. "
Hacivat: " Ahır hayvanlarının gübresi. Say bakalım. "
Karagöz: " İnek, öküz gübresi. "
Hacivat: " Başka. "
Karagöz: " Boğa, tosun gübresi. "
Hacivat: " Başka. "
Karagöz: " At, eşek gübresi. "
Hacivat: " Başka, başka. "
Karagöz: " Koyun, keçi gübresi. "
Hacivat: " Değil mi ya? İşte bunları kullanmalısın? "
Karagöz: " Bak hepsini bildim. Zoti'yi kov, beni işe al. "
Hacivat: " Zoti'yi kovmam ama seni işe alırım. Yeni bir iş. "
Karagöz: " Yeni bir iş mi? Ne işi bu? "
Hacivat: " Yük taşıyacaksın. Sandık sandık domates. "
Karagöz: " Gündelik ne kadar? "
Hacivat: " Gündelikler hep aynı. Bu işin bir de ayrıcalığı var."
Karagöz: " Ayrıcalık mı? Neymiş o çabuk söyle. "
Hacivat: " İstediğin kadar domates yiyebilirsin. "
Karagöz: " İstediğim kadar mı? Desene yaşadım. Midem bayram edecek. "


Yazan: Serdar Yıldırım

9
Edebiyat / Çanakkale'de Ben Vardým
« : Nisan 08, 2017, 20:49:06 ös »


Ýster miydim Anadolu iþgal edilsin?
Ýster miydim ordular daðýtýlsýn?
Ýster miydim padiþah teslim olsun?
Ýstemezdim, böyle olsun istemezdim.

Anadolu harap, bitap bir haldeydi
Türkü katliamlar yaþanmaktaydý
Ýnsanýmýn koruyaný, kollayaný yoktu
Sonunda Ýngiliz gemileri Çanakkale'ye geldi.

Alman komutan Liman Von Sanders Türk birliklerinin baþýndaydý
Tabyalar savunmasýzdý, ateþ hattýndaydý
Düþman çok güçlüydü, kayýplar artmýþtý
Siperler gerilere, daha gerilere çekilmiþti.

Ben geldim Çanakkale'ye insanlar beni tanýyorlardý
Liman Von Sanders bir cephe sana yeter mi dediydi?
Ben hayýr dedim, bütün cephelerin komutanlýðýný bana vermelisiniz
Dediðim aynen oldu, Çanakkale'de ben vardým.

Geceleri uyku tutmazdý beni
Atýma bindiðim gibi dörtnal uzaklaþýrdým
Düþman sabaha karþý nereden çýkartma yapar
Bunun planýný yapar, önlemini alýrdým.

Çanakkale'de dört - beþ gün uyumadýðým olurdu
Bir gece saat iki sularýydý
Birliðime geri döndüm ve emrimi verdim
Conkbayýrý'na  beþ yüz asker çýkarýn, mevzilensinler.

Aman komutaným dedi, diðer subaylar
Orasý kuþ uçmaz, kervan geçmez bir yerdir
Ne gereði vardýr orada beþ yüz askerin
Bir asker bile gitmese daha doðrudur.

Siz dedim, beþ yüz askeri gönderin
Evet, dediler, gönderdiler
Sabaha karþý Anzaklar Conkbayýrý'ndaydý
Ama ben de Türk Askeri'nin yanýndaydým.

Kýlýcým sað elimdeydi, tabancam sol elimde
Bütün bir gün savaþtýk can siperhane
Yýkýlmadýk, yenilmedik, galip gelen biz olduk
Kazanan biz, yenilen Ýngiliz oldu.

Serdar Yýldýrým


10
Edebiyat / Futbolcu Ayka
« : Aralık 24, 2016, 11:04:53 öö »

Ayka  küçük bir çocuktu. Çok seviyordu  Ayka  futbol oynamayý, top peþinde koþmayý. Ayka’nýn  maçýný seyreden bir yabancý  sekiz – on çocuk arasýnda  Ayka’yý  hemen  fark ederdi. O, maç süresince hiç durmaz, devamlý koþar, forvet oynamasýna karþýn, gol atmak kadar gol yememenin maç kazanmaktaki önemini bilir ve defanstaki arkadaþlarýna sýk sýk yardýma gelirdi. Ayka gerçekten iyi bir golcüydü. Rakip ceza sahasý içinde yakaladýðý toplarý affetmez, gole çevirirdi. Bir maçta üç – dört gol atmak Ayka için sýradan bir olaydý. Arkadaþlarý arasýnda yaptýklarý maçlarda Ayka þimdiye kadar baþý önde sahadan hiç ayrýlmamýþtý.

Ayka büyüdükçe aralarýnda yaptýklarý maçlarý yeterli görmemeye baþladý. Artýk kendi mahallesinde maç yapmaktan kurtulmalý, þehrin diðer mahallelerinde bulunan çocuklarla da maç yapmalýydý. Ancak bu þekilde futbolunu ilerletebileceðini düþünüyordu. Büyüdüðü zaman iyi bir futbolcu olmak istiyordu. Ayka diðer çocuklarýn birer takým kurmuþ olduklarýný, kendilerinin de bir takým kurmalarý gerektiðini, daha sonra o takýmlarla maç yaparak tecrübelerini arttýrmalarýnýn mümkün olacaðýný arkadaþlarýna söyleyince bu öneri kabul edildi. Takýmýn adý Çelikspor olacaktý.

Çelikspor ilk maçýnda takýmda birlik olmamasý ve oyuncularýn gol atma sevdasý yüzünden ilk devreyi  2 – 0  yenik kapadý. Devre arasýnda arkadaþlarý  birbirini suçlarken, Ayka biraz ötede yere oturmuþ, onlarý kýzgýn bir vaziyette izliyordu. Ýkinci devre takýmýn en arka sýrasýnda sahaya çýkan  Ayka  kararýný çoktan vermiþti. Kesinlikle ileri gitmeyecek, defansýn en gerideki oyuncusu olarak libero oynayacaktý. Ýkinci devre Çelikspor’un  yoðun baskýsý altýnda baþladý. Saðdan – soldan ataklar Çelikspor’dan  geliyordu. Fakat bu ataklar bir sonuca baðlanamýyor, gol olmuyordu. Bu arada Ayka rakip takýmýn ani olarak geliþtirdiði ataklarda çoðu zaman iki – üç rakip oyuncuyla tek baþýna mücadele ediyor, onlarýn gol atmasýna engel olmak için kendini yerden yere atýyor, takýmý bir gol daha yemesin diye, akýllara durgunluk verecek bir þekilde gücünün sýnýrlarýný sonuna kadar zorluyordu.

Ýkinci devrenin ortalarýna doðru orta sahada boþ bir top yakalayan  Ayka saða doðru yöneldi. Önüne çýkan iki oyuncuyu geçtikten sonra  korner direði yakýnlarýndan topu kaleye ortaladý. Topu çok iyi takip eden Çelikspor kaptaný güzel bir kafa vuruþuyla ilk golü attý. Çelikspor’ lu  oyuncular kaptanlarýný sevinçle kucakladýlar. Gollük ortayý Ayka’nýn yaptýðýnýn hiçbiri farkýnda deðildi sanki. Ayka’ya dönüp bakan bile yoktu. Ayka da gidip kaptaný tebrik etmedi, defanstaki görevine döndü. Maçýn son dakikalarýnda Çelikspor bir gol attý ve maç 2 -2  berabere sona erdi.

Çelikspor bir hafta sonra ikinci maçýný oynamak için sahaya çýktý. Ayka listede forvet yazýlmasýna karþýn, maç baþladýktan bir – iki dakika sonra defansa döndü. Ýlk maçta yaptýðý hataya düþerek karþý takýmýn kalabalýk defansý arasýnda  kaybolmak istemiyor, savunmayý garantiye alarak planýný gol yememek üstüne kuruyordu. Nasýlsa arkadaþlarý bir gol atarlar ve maçtan galip ayrýlýrlardý. Çelikspor  rakip takýmdan daha atak oynuyor fakat dakikalar geçtikçe beklenen gol bir türlü gelmiyordu. Ýlk devre  0 – 0  sona erdi. Ýkinci devre Çelikspor ataklarýný daha da sýklaþtýrdý. Bir aralýk orta sahada topla buluþan Ayka topu sürmeye baþladý. Pek üzerine gelmiyorlardý. Oyunun baþýndan beri defansta oynadýðý için dikkati çekmemiþti. Ayka kaleye doðru yaklaþtý. Üzerine gelen iki oyuncunun arasýndan sýyrýldý. Artýk kaleciyle karþý karþýyaydý. Ayka sert bir þutla ilk golü attý. Golden sonra arkadaþlarý Ayka’yý  tebrik ettiler. Daha sonra Ayka ileriye dönük oynamaya baþladý. Bu,  Çelikspor’a  canlýlýk getirmiþti. Nitekim sonraki dakikalarda iki gol daha atan Çelikspor sahadan  3 – 0  galip ayrýldý.

Ayka  daha sonraki maçlarda hep forvette oynadý, pek çok gol attý. Geçen zamanla birlikte Ayka da büyüyor, geliþiyordu. Bir gün takým kaptaný Ýsmail, Ýnegölspor  genç takýmýndan teklif aldýðýný,  artýk Çelikspor’dan  ayrýlacaðýný söyledi ve arkadaþlarýyla vedalaþarak gitti. Bunun üzerine Ayka,  Ýnegöl Ýdmanyurdu genç takýmýna giderek antrenmanlara kendisinin de katýlýp denenmesini, eðer beðenilirse, bu takýmda oynamak istediðini söyledi.

Ayka  ilk antrenman maçýnda birbirinden güzel 3 gol atýnca  teknik direktör, Ayka’yý takýma aldýðýný  açýkladý ve baþarýlar diledi. Ayka daha sonraki antrenman maçlarýnda attýðý gol adedini giderek fazlalaþtýrdý. Süratli ve hýzlý oyunu sayesinde bazen  4 – 5  gol attýðý bile oluyordu. Takýmda onun kadar çok gol atan oyuncu yoktu. Ayka zamanla teknik direktörün bu durumu görmezden geldiðini fark etmekte gecikmedi. Arada bir  2 – 3  gol atan oyuncu takdir edildiði, bravo, bugün çok iyisin, diyerek alkýþlandýðý halde kendisinin bir kez olsun tebrik edilmediðini gördükçe caný iyiden iyiye sýkýlmaya baþladý. Bu durumun nedenini çok düþünüyor fakat mantýksal bir açýklamasýný yapamýyordu.

Birkaç ay sonraki o son antrenman maçýnda Ayka’nýn  söylediklerinde ne kadar haklý olduðu ortaya çýkacaktý. Genç takýmlar arasýndaki maçlar haftaya baþlýyordu. Teknik direktör ideal kadroyu bugün belirleyecekti. Oyuncular canlarýný diþlerine takýp oynamalý ve kadroya girmeliydiler. Bazý oyuncular arkadaþlarýný getirmiþti, hatta kardeþlerini bile getirenler vardý. Ayka bunlarýn çoðunu ilk kez görüyordu, daha önce hiçbir antrenmana gelmemiþlerdi. Teknik direktör  A takýmýnýn kadrosunu okuduðunda Ayka ismi bu kadroda yoktu,  A takýmýnýn yedeklerinde bile. Halbuki bu kadrodakiler devamlý olarak antrenmanlara çýkan oyunculardý. Ayka’nýn da  A  takýmýnda yer almasý gerekirdi. Ayka da onlarla birlikte bu günler için hazýrlanmýþ, hiçbir antrenmaný kaçýrmamýþ, yaðmur - çamur demeden antrenmanlara gelmiþ, ter dökmüþtü. Olsun, diye düþündü, Ayka. Ben  B takýmýnda da oynar, kendimi gösteririm.

Biraz sonra  B  takýmýnýn kadrosu okunduðunda Ayka  B  takýmýnda bile isminin geçmediðini üzülerek gördü. B  takýmýnda oynayacak oyuncularýn çoðu ilk kez antrenmana geliyorlardý. Teknik direktör daha sonra  B  takýmýnýn yedeklerini okudu. Yedekler  5  oyuncudan oluþuyordu ve son isim olarak  Ayka  denmiþti. Takýmlar sahadaki, yedekler de saha kenarýndaki yerlerini aldýlar ve teknik direktörün düdüðüyle maç baþladý. Ayka oturup kaldýðý yerde hýrsýndan titriyordu. “ Vay vay vay.. Demek öyle ha.. Demek artýk kartlarýný açýk oynuyorsun. Ne yaptým sana ben, ne istedin benden?  Fakat gelip de beni oynat diye yalvarmam sana. Ýkinci devre baþlarken yedeklerin hepsi oyuna girecek dedin. Ne diyeyim ikinci devre görüþürüz senle. “

Birinci devre sona erdiðinde  A  takýmý  2 – 1  galip durumdaydý. Devre arasýnda teknik direktör  A  takýmý oyuncularýna:  “  Ýyi oynuyorsunuz, fakat pek çok gol pozisyonunu cömertçe harcadýnýz. Takýmda gol kýsýrlýðý var. Gol atýn,  gol.. “  dedikten sonra,  A  takýmýndaki oyunculardan bazýlarýný çýkarýp yerlerine  A  takýmýnýn tüm yedeklerini oyuna dahil etti. B  takýmýnýn  3  oyuncusu da oyundan çýkarýldý, yerlerine  3  yedek oyuncu alýndý. Þimdi o kadar oyuncu bolluðu arasýnda ikinci devre bile oyuna baþlayacak yeterlilikte bulunmayan  B  takýmýnýn  2  yedeði kalmýþtý. Biri  yeni gelen birisi, diðeri de Ayka?  Sözde ikinci devre baþlarken yedeklerin hepsi oyuna girecekti.

Maçýn bitmesine  15 dakika kalmýþtý ki,  B  takýmý  4. golü yedi. Durum  4 – 1  olmuþtu. Bunun üzerine teknik direktör  B  takýmýndan  2  oyuncuyu çýkardý ve son kalan 2  yedeði oyuna dahil etti. Ayka maçýn bitmesine az bir süre kaldýðýnýn farkýndaydý. Bu sürede tüm gücünü sarf edecek,  hiç olmazsa bir gol atýp, onu utandýracaktý. Ayka top nerede ise oraya koþtu, çok çalýþtý, didindi, kan ter içinde kaldý. Ayka’nýn  oyuna girdiði andan itibaren birbirlerine pas vermekte zorluk çekmeye baþladýklarýný fark eden  A  takýmý oyuncularý þaþýrmýþlardý. Ýnanýlýr gibi deðildi ama bir Ayka  koca takýma yetiyordu. Ayka’nýn  korkunç presi altýnda giderek gerileyen  A  takýmý tüm oyuncularýyla defansa çekildi.

Maçýn baþýndan beri daðýnýk bir futbol sergileyen  4 – 1  yenik durumdaki  B  takýmý, Ayka’nýn  oyuna girmesiyle canlanmýþ, diðer takýmýn yaptýðý pas hatalarýný deðerlendirip, pek nadir olarak geliþtirdikleri ataklarýný sýklaþtýrmýþtý. Topu kapan  B  takýmý oyuncusunun gözleri Ayka’yý  arýyor, eðer yakýnda ise, Ayka’ya  pasýný veriyor, topla buluþan Ayka ileri atýlýyordu. Maçýn bitmesine  5  dakika kalmýþtý ki, rakip ceza sahasýna giren bir oyuncu son vuruþunu yapacaðý sýrada düþürüldü. Karar penaltýydý. Ýþte o an geldi diye düþündü Ayka, topu aldý, penaltý noktasýna dikti. Topa vurmak için gerilirken teknik direktörün biraz ilerden,  hayýr Ayka, sen býrak, penaltýyý Muzaffer atsýn,  dediðini iþitti. Kulaklarýna inanamadý. Acaba yanlýþ mý anladým diye düþünerek sesin geldiði tarafa döndü. Teknik direktör penaltý noktasýna gelerek, gel Muzaffer, penaltýyý at,  deyince Ayka kahroldu. Demek yanlýþ anlamamýþtý ve penaltýyý Muzaffer atacaktý. Ayka’nýn  sinirleri iyice gerildi. Ahlaksýz diye mýrýldandý. Kenara çekildi. Gol olmaz da utanýrsýn belki diye düþündü. Dayanamýyordu artýk gururuyla bu derece oynanmasýna, neredeyse patlayacaktý. Biraz sonra atýlan penaltý gol olunca,  B  takýmýnýn yaþadýðý sevinç birden üzüntüye dönüþtü.                                               

Ayka patlamýþtý. “  Artýk senin takýmýnda oynamam ben. Hemen þimdi gidiyorum ve bir daha da dönmeyeceðim “  diye baðýrýrken sýrtýndan çýkardýðý formasýný yere attý. Ayka daha sonra saha dýþýna çýktý ve elbiselerini aldý. Peþinden gelen teknik direktör ismet rezil olmuþtu. “ Dur Ayka, bari maçý tamamla “ dedi, Ayka’nýn  yanýna gelerek. Ayka: “ Sen de maçýn da yerin dibine batsýn. Oynamýyorum iþte “ dedikten sonra yürüdü gitti. Yolda Ayka bu olanlarý  bir gün dünyaya duyuracaðýna dair kendine söz verdi.

Aradan birkaç ay geçtikten sonra  Ayka ve ailesi Bursa’ya  taþýndý. Belki de böylesi daha iyi olacaktý. Bursa, Ýnegöl’den  çok daha büyüktü. Pek çok takým vardý burada. Bir takýma giriverirdi ve futbolunu oynardý. Fakat bir takýma girivermek o kadar kolay deðildi. Ayka bu koca þehirde kimseyi tanýmýyordu, ailesi de yardýmcý olamazdý. Ne yapacaksa kendi yapacaktý ve mutlaka bir takýma girecekti. Zaman boþa geçmemeliydi. Antrenmansýz geçen her gün Ayka’yý  formdan düþürebilirdi. Ayka, Bursa Atatürk Stadyumu’na  giderek koþu antrenmanlarýna baþladý. Ýki ay kadar burada koþularýný sürdüren Ayka, bir gün orada tanýþtýðý bir koþucuya  “ Ben aslýnda futbol oynuyordum. Bursa’ya  yeni taþýndýk. Formumu kaybetmeyeyim diye gelip burada koþuyorum “  deyince  Cavit Önge adýndaki koþucu “ Ben de Muradiyespor Kulübü’nün atletizm takýmýndayým. Bizim kulübün futbol þubesinde gel oyna istersen “ dedi. Ayka buna çok sevindi ve ertesi gün soluðu Muradiyespor Kulübü’nde aldý.

Muradiyespor futbol takýmýyla antrenmanlara baþlayan Ayka diðer yandan da koþu antrenmanlarýný hiç aksatmýyordu. Artýk 16 yaþýnda bir genç olmuþtu ve büyüdüðü zaman iyi bir futbolcu olmanýn çok iyi bir kondisyonla mümkün olacaðýný biliyordu. Bir gün Ayka stadyumda þortla koþmuþ, dinleniyordu. Diðer sporcularý seyre dalan Ayka havanýn aniden soðuduðunu fark edememiþti. Hafif bir yaðmur çiseliyordu. Oldukça fazla dinlendiðini neden sonra anladý Ayka. Üþümüþtü. Oturduðu yerden kalktý. Bir süre daha koþtuktan sonra elbiselerini giymek için içeri girdi. Ertesi gün dizlerinin sýzladýðýný fark etti. Birkaç gün sonra da zorlukla yürüyebildiðini. Bazen ayakta dururken dizleri tutmayýveriyordu. Sanki boþlukta dikiliyor gibi oluyordu ve bir adým atmaya kalksa belki yere düþecekti.

Ýþte böyle anlarda hemen tutunacak bir yer arýyordu. Bir aðaç, bir duvar artýk ne olursa oraya tutunarak ayaklarýný ileri, geri oynatýyor ve biraz dinlendikten sonra yürümesi mümkün oluyordu. Ayka birkaç gün sonra hastaneye giderek muayene oldu ve kendisine verilen merhemi her gece yatmadan önce dizlerine sürmeye baþladý. Daha sonra dizliklerini takan Ayka sessizce yataðýna yatýp uyuyordu. Bir hafta süren bu çok zor günlerden sonra dizlerindeki sýzýnýn geçmeye baþladýðýný gören Ayka tekrar Muradiyespor futbol takýmýyla antrenmanlara çýkmaya baþladý. Gece kroslarýnda takýmýn ön sýrasýnda koþuyordu. Gündüz yapýlan antrenmanlarda birbiri ardý sýra goller atýyordu fakat alt eþofmanýnýn içinde dizlikleri hep vardý ve eðer dizlikleri olmasa ne ön sýrada koþabilir ne de goller atabilirdi, bunun farkýndaydý. Amatör küme maçlarý  baþlamýþtý. Muradiyespor  ilk maçýna  yeni bir teknik direktörle çýkacaktý. Takým hazýrdý, kadro okunuyordu. Ayka sevindi. Santrfor oynayacaktý. O ara eski teknik direktör geldi, kulüp baþkaný ve bir idareci yeni teknik direktörle bir þeyler konuþtular. Ayka’nýn kesik kesik de olsa duyduklarý þunlardý: Bak iki ayaðýnda da dizlik var…ayaklarý sakat onun…”

Ayka’nýn oynatýlmadýðý o ilk maçta Muradiyespor  0 – 0 berabere kaldý. Ayka yedekler arasýnda bile deðildi. Anýnda kadrodan çýkarýlmýþ ve maçý tribünlerden izlemek zorunda býrakýlmýþtý. Ayka birkaç ay bu duruma tahammül ettikten sonra sessiz sedasýz takýmdan ayrýldý. Asla tahmin edilemeyecek kadar çok üzülüyordu. Ayný zamanda futboldan zorla koparýlmýþtý. Artýk sadece stadyumda koþuyor ve aðýrlýk çalýþmasý yapýyordu. Bu durum tam bir yýl iki ay sürdü ve bir tanýdýðýn yardýmýyla Bursaspor Genç Takýmý’na  girdi. Bir ay süren futbol derslerinden sonra sahaya inildi ve takým seçmelerinde Ayka ne yazýk ki seçilemedi. Tek maçta ne oynayabilirsen oynayacaktýn. Tüm hünerini gösterip takýma girecektin. O maçta Ayka biraz da tutuk oynamýþtý, fakat seçilememesini þuna baðlýyordu:

“ Kaleciler ayrýldý, diðer oyuncular defans, orta saha, forvet diye ayrýldý. Ben forvet oynayanlar tarafýna geçtim. Teknik direktör Necmi Güzey, sen solaçýk oyna, dedi. Ben aslýnda santrforum, defansta da oynadým, fakat solaçýkta hiç oynamamýþtým. Solaçýk oynayanýn sol ayaðý çok iyi olmalý, solaçýkta her oyuncu oynayamaz. Týpký her oyuncunun santrfor veya kaleci olamadýðý gibi. Maç boyunca pek çok defa soldan ataklar yaptým. Topu düþe kalka sürdüm götürdüm. Karþý takýmýn defansý tekme atmakta ustaydý. Sað ayaðým Türkiye haritasýna dönmüþtü. Kale önüne çok ortalar yaptým. Fakat yanlýþ pas verdiðim durumlar da oldu. Tabii ki, pas hatasý yapan tek ben deðildim. Her futbolcu her maç mükemmel oynasa, her kaleye vurulan þut gol olsa futbolun tadý kalmaz. Ben de o maçta çok iyi oynayamadým, bunu inkâr etmiyorum. Eðer seçilebilseydim o takýma gerçekten çok iyi olacaktý. “   

Ayka daha sonra Ývazpaþa  adýndaki amatör küme takýmýna girerek, bu takýmla antrenmanlara baþladý. Umut doluydu yüreði kar, yaðmur, çamur demeden koþuyordu antrenmanlara ve hiçbir antrenmaný kaçýrmýyordu. Onun bu iyi niyetli var olma savaþý görmezden gelinemezdi. Uludað yolunda yapýlan bir gece krosundan sonra idarecilerden biri:  “ Ayka, amatör küme maçlarý yakýnda baþlýyor. Gerekli evraklarý getir de sana lisans çýkartalým “  deyince Ayka, “ Olur. Yarýn evraklarý kulübe getiririm “ dedi. Ertesi gün sabah erkenden Ayka gerekli evraklarý kulübe getirip idareciye teslim etti.

Ývazpaþa takýmýnýn antrenman maçlarýnda Ayka artýk öyle eskisi gibi birbiri ardý sýra goller atmýyordu. Daha çok defans-orta saha karýþýmý bir futbol oynuyordu. Burada biraz þaþýrmamak elde deðil. Hani Ayka gol demekti? Bu büyük deðiþimin sebebi neydi? Dilerseniz bu durumun açýklamasýný, aradan uzun yýllar geçmesine karþýn, o günleri hiç unutmamýþ olan ve hatýralarýný taptaze, canlý olarak belleðinde yaþatan Ayka’dan alalým:  “ Sebeplerden birincisi, takýmdaki pek çok oyuncu yýllardýr bu takýmda oynuyor. Takýmýn golcüsü var. Bazý antrenman maçlarýnda bir-iki gol attýðý oluyordu, ama attýðýndan kat kat fazlasýný kaçýrýyordu. Ýkincisi, þimdiye kadar hep çok gol atmýþtým da ne olmuþtu? Neden attýðým goller önemsenmiyordu? Bunu fark ediyordum ve çok düþünmeme karþýn, bu sorulara mantýklý bir cevap bulamýyordum. Golü ikinci plana atýp, kendimi fazla göstermeden takýmda tutunmak, kalýcý olmak istiyordum. Oyuncu defansta oynuyordu, hiç gol atmýyordu, fakat amatör küme maçlarýnda sahaya çýkýp takýmdaki yerini alacaktý. “

Aradan günler, haftalar geçmiþ ve amatör küme maçlarý baþlamýþtý. Maç olduðu günler Ayka takýmda oynama umuduyla bir o sahaya, bir bu sahaya koþtu, durdu. Her maç öncesinde takým kadrosu okunduktan sonra gizlice ortadan kayboluyordu. Sanki takýmýn maçýný seyretse daha mý iyi olacaktý? Yenilip duruyorlardý iþte. Belki de Ayka’nýn  lisansý çýkmadýðý için kadroya alamýyorlardý. Ayka evraklarý vereli dört ay olmuþtu. Baþkasýnýn lisansý iki ay içinde çýkýyordu da Ayka’nýn lisansý dört aydýr niye çýkmýyordu? Ýdareci baþvuruyu yapmýþ mýydý? Bu hiçbir zaman öðrenilemedi. Eðer lisans çýktýysa Ayka’ya haber vermek gerekmez miydi? Haber vermesen bile alýn iþte Ayka’yý kadroya, çýksýn sahaya oynasýn futbolunu, takýma güç katsýn. Koy Ayka’yý defansa defansýný saðlamlaþtýr. Maçta gol atamýyordu zaten takým, bari gol de yemezsin, berabere kalýr, bir puaný kaparsýn. Bu da aklýna gelmiyorsa senin idarecilikte iþin ne?

Mudanya’ya maça gidilmiþti. Saha çamur içindeydi. Saha kenarýndaki karlar henüz erimemiþti. Maç iptal edildi. Ýþte o günden sonra Ayka bu takýmýn ne maçýna, ne antrenmanýna gitti. Maçlarda oynama ümidi çoktan sönmüþtü zaten. Deymezdi bir bakýma bunca üzüntüye, kahrolma derecesine varan üzüntüye. Yeniden bir takýmda futbol oynamaya teþebbüs etmek yeni  sýkýntýlara, üzüntülere kucak açmak demekti. Ayka yorulmuþtu, bitmiþti. Bir zamanlar futbolcu olmak onun en büyük idealiydi. Genç Ayka yine güçlüydü, ideal yine vardý, fakat ideale ulaþmak için önüne çýkarýlan engeller tükenmek bilmiyordu. Her defasýnda bir sonraki engeli aþmak çok daha zor oluyordu. Öyle bir an geliyordu ki, kendi kendine yabancýlaþýyordun. Çaresizlik sonsuz düþ kýrýklýklarýna yol açýyordu. Kýrýlan düþ, kýrýla yapýþtýrýla, düþlükten çýkýyor, düþ yabancýlaþýyordu. Sen hem kendi kendine yabancýlaþtýn, hem de düþün sana yabancýlaþtý, bu tarafta, ideal istesen de istemesen de sana yabancýlaþýr.


SON



11
Edebiyat / Sepetçi Ýle Zengin Adam
« : Aralık 24, 2016, 11:03:45 öö »



Vaktiyle bir ülkenin bir þehrinde bir sepetçi adam yaþýyormuþ. Bu sepetçi sabahtan akþama kadar dükkânýnda sepet yapmakla uðraþýrmýþ. Ýþine saygý duyar, en ucuza satacaðý sepetleri bile büyük bir özenle hazýrlarmýþ. Bundan dolayý yaptýðý sepetler çok saðlam ve dayanýklý olurmuþ. Baþka þehirlerden, kasabalardan, köylerden onun yaptýðý sepetleri almak için dükkânýna gelenler bile varmýþ. Bu sepetçi yalnýz salý günleri dükkânýnda bulunmazmýþ, çünkü salý günleri o þehirde pazar yeri kurulurmuþ ve sepetçi pazarda sergi kurar, sepet satarmýþ.
 
Bir gün sepetçi dükkânýna çok zengin bir adam gelmiþ. Zengin adam sepetçiden iþlemeli, süslemeli, rengârenk boyalý, dünyada bir eþi ve benzeri yapýlamayacak güzellikte üç tane sepeti üç ay içinde yapmasýný istemiþ. Sepetçi ise, istenen özelikleri taþýyan üç sepeti üç ay içinde tamamlayabileceðini, fakat bunun için üç yüz altýn istediðini söylemiþ. Zengin adam istediði parayý fazla bulduðunu söyleyince sepetçi:
 
“ Aslýnda üç yüz altýný emeðimin karþýlýðý olarak istiyorum. Daha sýrada birçok sipariþ var, bunlarý ertelemem lazým. Ayrýca yeni sipariþler gelebilir. Bu üç ay içinde pazara çýkmamam gerekir. Siz de takdir edersiniz, pazara çýkmamak kazancýmýn önemli bir kýsmýný kaybetmeme neden olacaktýr “ deyince zengin adam sepetçiye hak vermiþ ve ücretin yarýsýný peþin ödemiþ. Sepetleri alýrken kalan yüz elli altýný ödeyeceðini söyleyip gitmiþ. Sepetçi gündüzlerine gecelerini de katarak uðraþmýþ, göz nuru dökmüþ. Saðlam ve incecik sazlarý birbirinin üstüne örmüþ. Bunlarýn üzerlerini resimlerle, boyalarla süslemiþ. Bu arada neden pazara çýkmadýðýný soranlara durumu anlatmýþ. Sipariþ için gelenlere de sürenin sonunda tekrar uðramalarýný söylemiþ.
 
Sonunda, üç aylýk süre dolmuþ. Sepetçi, zengin adamýn geleceði günden bir önceki gün sepetlerin yapýmýný tamamlamýþ. Ýkindi vaktine doðru kahveye çay içmeye gitmiþ. Kahvede zengin adamýn sabaha karþý öldüðünü öðrenmiþ. Ýyiliksever, dürüst bir tüccar olarak tanýnýyormuþ. Sepetçi onun nerede oturduðunu öðrendikten sonra üzgün bir þekilde dükkânýna geri dönmüþ. Yarýn olmuþ, öbür gün olmuþ, aradan bir hafta geçmiþ. Sepetleri arayan soran olmamýþ. Bu arada sepetçi eskisi gibi sepet yapmaya, pazara çýkmaya baþlamýþ, ama dükkânýnýn bir köþesinde duran üç sepeti gördükçe sepetçiyi bir düþüncedir alýp gidiyormuþ.
 
“ Sepetleri adamýn evine götürsem karýsý, oðlu, kýzý vardýr, yüz elli altýn ödeyip alýverirler belki. Sepetleri biraz ucuza baþkalarýna satmaya kalksam, gelirlerse bu dükkana, sepetçi, bizim üç sepet hani? Bak bu torbada yüz elli altýn var. Ver sepetleri al paraný derlerse, ben ne yaparým? “ Bakmýþ bu böyle olmayacak bir sabah sepetleri bir çuvala koymuþ, zengin adamýn konaðýna gitmiþ. Sepetçiyi konakta zengin adamýn üç oðlu karþýlamýþ ve olanlarý öðrenince çok þaþýrmýþlar. Gençler, babalarýnýn iþlerine yardýmcý olduklarýný ve onun kendilerinden gizli saklýsýnýn bulunamayacaðýný, sepetlerin gerçekten güzel olduðunu, fakat yüz elli altýn verip bunlarý almalarýnýn mümkün olmadýðýný, babalarýnýn sepetleri üç yüz altýna alýp da ne yapacaðýný bilmediklerini söylemiþler. Bunun üzerine sepetçi sepetlerini alarak dükkânýna dönmüþ.
 
Aradan günler, haftalar, aylar geçmiþ. Bu zaman zarfýnda üç sepetin hikâyesini duyan pek çok kiþi sepetçinin dükkânýna gelip sepetleri görmüþ ve çok beðenmiþ. Sepetçi üç sepet için yüz elli altýn istediðinden kimse sepetleri almaya yanaþmamýþ. Bir gün o ülkenin padiþahý ününü duyduðu üç sepeti görmeye gelmiþ. Sepetlerin güzelliðine hayran kalan padiþah yüz elli altýn ödeyip sepetleri almýþ. Zamanla üç sepetin ünü dünyanýn birçok ülkesine yayýlmýþ. Ýmparatorlar, krallar, prensler.. Padiþahtan üç sepeti alabilmek için yarýþ içine girmiþler. Sepetçi bir kralýn padiþaha üç sepet için on bin altýn teklif ettiðini duyunca hayretler içinde kalmýþ. Sepetçi yapmýþ olduðu sepetlerin bu derece ünleneceðini ve bu kadar pahaya çýkacaðýný beklemiyormuþ. Bu durumun nedeninin sepetlerin çok güzel olmasýnýn yaný sýra onlarýn meydana geliþ hikâyesindeki deðiþik þartlarýn ve zengin adamýn üç sepeti neden yaptýrmak istediði sorusunun bir türlü cevaplandýrýlamamasýnýn etkili olduðunu biliyormuþ.
 
Günlerden bir gün zengin adam sepetçinin rüyasýna girmiþ ve üç sepeti, üç oðluna hediye olarak yaptýrdýðýný söylemiþ. "Oðullarým evlenirken, sepetleri altýnla doldurup düðün hediyesi olarak verecektim." demiþ.
 
Sepetçinin, caným efendim, tanesi yüz altýna özel sepet yaptýracaðýnýza, benim dükkandaki beþ altýnlýk güzel sepetlerden neden almadýnýz, sorusuna zengin adam þu cevabý vermiþ:
 
" Zenginliðim fark edilsin, herkes tarafýndan bilinsin istedim. Ben altýnlarý normal bir sepete koysaydým zenginliðimin ne kýymeti kalýrdý? Altýnlarýn konacaðý sepetler de altýn gibi kýymetli olmalýydý."


12
Edebiyat / Horozun Fendi Tilkiyi Yendi
« : Aralık 24, 2016, 11:01:42 öö »

Tilki, birkaç gündür çiftliðin etrafýnda fýrýldak gibi dönüyordu. Bakýþlarýndaki bütün dikkat çiftlik evinin yan tarafýndaki tavuk kümesinde toplanmýþtý. “ Ah “ diyordu, “ Ah, þu semiz tavuklardan birisini, ikisini yakalasaydým da çýtýr çýtýr yiyiverseydim, ne olurdu sanki? Karným doyardý, sonra da güzel bir uyku çeker yarýna kadar yiyecek derdim olmazdý ” diye düþünürken çiftlik sahibinin kümesin önündeki kuyudan su çekmeye gittiðini gördü. Kaþlarýný çattý. Yüksek sesle:

“ Fakat bunlar rahat býrakmazlar ki, adam, karýsý, oðlu, kýzý sabah gün doðarken kalkarlar, bütün gün çiftliðin avlusunda oraya buraya koþuþtururlar. Ne zamana kadar? Ta akþam oluncaya kadar. Peki akþam olunca bunlar yatar uyurlar da meydan bana mý kalýr? Yooo…Gecelerin hakimi Popsi’dir. Benim gibi üç tanesini bir araya getirsen ancak bir Popsi eder. Ýriyarý, kalýplý bir köpektir kendisi. Geceleri hiç ayrýlmaz kümesin önünden. Bazý geceler yere yatar, uyur gibi yapar. Bilirim ben onun iki gözü açýk uyuyanlardan olduðunu. Geceleri deðil kümese girmek, çiftliðin avlusuna adým atmayý kendi kendime teklif bile edemedim “ diyerek sitem etti.

Ertesi gün tilki sevinçten neredeyse kanatlanýp uçacaktý. Çiftlik sahipleri öðle vaktine doðru temiz elbiselerini giymiþler, arabalarýna binip þehre misafirliðe gitmiþlerdi. Belli ki birkaç günden önce dönmeyeceklerdi. Ýkindi zamaný olmuþtu. Popsi sýcak havanýn etkisiyle gevþemeye baþladý. Zaten bütün gece uyumamýþtý. Göz kapaklarý aðýrlaþmýþtý. Gezerken dalýyordu. Birkaç kere neredeyse yere düþecekti. Sonunda dayanamadý, gitti kulübesinde uyumaya baþladý.

Tilki Popsi’nin haline için için güldü. Sessizce çiftliðin avlusuna süzüldü.Kümesin yanýna sokuldu. Ýçeride tavuklar yem yiyorlardý. Kapýnýn sürgüsünü çekti. En yakýnýnda duran tavuðu kaptýðýyla, kümesin kapýsýný kapatýp ormana doðru kaçmasý bir oldu. Kümeste bulunanlardan hiçbirisi bu durumun farkýna varmadý. Tilki geceyi ormandaki bir aðaç kovuðunda geçirdi. Ertesi gün yine ikindi vakitleri Popsi kulübesinde uyurken kümese geldi. Ayný þekilde kapýnýn sürgüsünü çekti, en yakýnýnda duran tavuklardan birini yakaladý, kapýyý kapatýp ormana doðru koþarak uzaklaþtý.

Kümeste bir horoz vardý. Adý “ Kýrmýzý “ idi. Geriye kalanlarýn hepsi tavuktu. Tilki kümese dadanmadan önce on dört tane tavuk vardý. Kýrmýzý o sýrada kümesin köþesinde tahtadan yapýlmýþ tünekte oturmuþ, pencereden dýþarýsýný seyrediyordu. Tilkinin kümese girip tavuklardan birini kapýp götürmesine film seyreder gibi bakakaldý. Kendisini çarçabuk toparladý. Aniden tünek penceresinden kümesin ortasýna doðru uçtu. Avazý çýktýðý kadar “ ü-ü-rüü-üüüü “ diyerek ötmeye baþladý. Amacý, Popsi’yi uyandýrýp tilkiyi yakalamasýný saðlamaktý. Belki tilkinin götürdüðü tavuk kurtarýlabilirdi. Hemen durumu kümesteki tavuklara anlatýp, tavuklarýn “gýt gýt gýdak, gýt gýt gýdak” diye baðýrmalarýný saðladý. Aradan dakikalar geçtiði halde Popsi yardýma koþmadý.

Saatler sonra Popsi uyandý.Aðýr aðýr gerindi.Kulübesinden dýþarý çýktý. Hava kararmaya baþlamýþtý, akþam oluyordu. “ Ne güzel uyumuþum!..Þöyle bir çýkýp dolaþayým “ dedi kendi kendine. Tam kümesin önünden geçerken duyduðu sesle irkildi. Birisi onu çaðýrýyordu. Kümese doðru yaklaþtý. Seslenen horoz Kýrmýzý idi:

“ Popsi nerelerdesin? Sen gündüz uyurken tilki geldi. Kümesin kapýsýný açýp bir tavuk kaptý, kapýyý kapatýp kaçtý. Seni uyandýrmak için hepimiz baðýrdýk. Fakat sen koþup gelmedin. Ayrýca bir tavuk daha kayýp. Çiftlik sahiplerinin gitmelerini fýrsat bildi bu tilki, iki günde iki tavuk çaldý. “

Popsi kulaklarýna inanamadý. Tilkinin kendisini önemsememesi canýný sýkmýþtý. Gözlerini iri iri açarak: “ Vay be..Bu ne cesaret..O tilkiyi bir yakalarsam dünyasýný karartýrým..Ne sanýyor ya bu tilki kendisini “ diye baðýrdý.

Kýrmýzý, Popsi’ye susmasýný iþaret ederek: “ Ýþ iþten geçtikten sonra sinirlenmenin ne anlamý var? Bir plan hazýrladým. Þimdi beni iyi dinle “ dedi.

Planý dinleyen Popsi gece nöbetine devam etti. Aynen iki gündür olduðu gibi ikindi vaktine doðru ayakta uyuklamaya baþladý. Kulübesine girdi. Kapýsýný kapattý. Fakat uyumak için kulübeye girmemiþti. Plan gereði, kulübesinin arka tarafýndaki tahtalardan birinin çivilerini geceden sökmüþtü. Tahtayý yerinden alýp sessizce dýþarý çýktý. Çiftlik evinin arkasýndan öbür yandaki kümesin arkasýna geldi. Kýrmýzý ve tavuklar da bütün gece boþ durmamýþlar, kümesin köþesindeki tüneðin tahtalarýný aralayýp, Popsi’nin geçebileceði kadar bir yer açmýþlardý. Popsi buradan tüneðe girdi. Tahtalarý yine eski durumuna getirdi. Tünek kapýsýnýn arkasýnda yere yattý. Tavuklarýn hepsi tünekteydiler. Sadece Kýrmýzý kümesin ortasýnda dolaþýyordu.

Tilki Popsi’nin kulübesine girmesinden sonra bir yarým saat bekledi. Popsi’nin uyuduðuna kanaat getirdi. Çiftliðin avlusuna girdi. Kümesin önündeki kuyunun duvarý arkasýna saklandý. Etrafý dinledi. Her þey yolundaydý. Kuyunun duvarý üstünden baþýný kaldýrdý. Kümese doðru baktý. Horozdan baþka kimseyi göremedi. “ Tavuklar tünekte uyukluyorlar olsa gerek “ diye düþündü. “Yaþasýn! Bugün de horoz eti yiyeceðim “ dedi kendi kendine. Bulunduðu yerden ayrýldý. Parmaklarýnýn ucuna basarak kümese doðru yaklaþtý.

Kýrmýzý tilkiyi kuyunun arkasýna saklanýrken görmüþ ve Popsi’yi haberdar etmiþti. Sanki hiçbir þeyden haberi yokmuþ gibi kafasý yerde yem yiyor gözüküyordu. Aslýnda tilkiyi göz hapsine almýþ, tilkinin her hareketini kontrol ediyordu. Tilki kümes kapýsýnýn sürgüsünü çekti. Hýzla kýrmýzýnýn üstüne yürüdü. Tam kýrmýzýyý tutmak için eðildiði anda sað gözünde bir þimþek çaktý. Kýrmýzýnýn tek ayaðý üstünde dönerek vurduðu kanat tokadý tilkinin gözüne gelmiþti. Tilki neye uðradýðýný þaþýrdý. Bu sýrada Popsi saklandýðý yerden yay gibi boþandý. Kümesin kapýsýný kapattý. Kapýya kilidi taktý.Anahtarý kümesten dýþarýya attý.Kendisi için hiçbir kaçýþ yolu kalmayan tilki gerilemeye baþladý. Yalvarmak faydasýzdý. Kendini savunmaya karar verdi. Popsi ile tilki hýrsla birbirlerine girdiler. Popsi tilkiye göre, çok iriydi ve çok güçlüydü. Sonunda tilki Popsi’nin vurduðu yumruklarla pestile döndü. Yere yýðýldý, kendinden geçti. Popsi’nin tekrar tilkinin üstüne atýlmaya hazýrlandýðýný gören Kýrmýzý Popsi’nin önüne geçti:

“ Dur bakalým!. Bu kadar ders ona yeter. Kümese girdiðin yerden dýþarýya çýk, anahtarý bul, kapýyý aç. Yaptýðým planýn dýþýna çýkmamak gerek. “

Daha sonra Kýrmýzý ile Popsi, tilkiyi götürüp ormana býraktýlar. Tilki ancak iki gün sonra gece yarýsý kendine gelebildi.Yüzü,gözü çürük içindeydi. Her yaný aðrýyordu, arka ayaklarý tutmuyordu. “ Ölmemiþim buna da þükür “ dedi içinden. Tilki vücudunda saðlam kalan ne varsa hepsini toplayýp sürüklenerek ormanýn içlerine doðru uzaklaþtý, karanlýklarda kayboldu.

13
Edebiyat / Lolita
« : Aralık 24, 2016, 11:00:22 öö »

Saraydaki çamaþýrhanede çalýþan çamaþýrcý kadýnýn genç ve güzel bir kýzý vardý. Bu kýzýn adý Lolita idi. Lolita annesinin yanýnda çalýþýyor, günlerini çamaþýr yýkamakla geçiriyordu. Boþ zamanlarýnda çamaþýrhanenin penceresinden sarayýn bahçesini seyreden Lolita, kralýn kýzlarý olan üç prensesi ve kralýn oðlu prensi bahçede gördüðünde, onlara hayranlýk dolu bakýþlarla bakmaktan kendini alamýyordu. Prensesler ne kadar güzel elbiseler giyiyorlardý. Her gün bir baþka elbise ve her elbisenin modeli deðiþik. Prensin ise, yakýþýklýlýkta üstüne yoktu. Lolita da bir prenses olmayý istiyordu, ama her an bunu düþünmesine karþýn þimdiye kadar kendisini bir prenses olarak görmek rüyasýnda bile mümkün olmamýþtý.

Komþu ülkelerden birinin genç kralý,bu ülkeye yaptýðý bir ziyaret sýrasýnda onuruna düzenlenen ziyafette görüp beðendiði ve dans ettiði en büyük prensese, kendisiyle evlenmek istediðini söyleyince prenses, bu teklifi reddedemeyeceðini bildirdi ve babasýyla durumu görüþmesini rica etti. Bu görüþme olumlu sonuçlanýnca sarayda yapýlan niþan töreninde iki gencin niþan yüzükleri takýldý ve genç kral ülkesine geri döndü. Aradan bir ay geçmeden prensesin niþan yüzüðünü kaybettiði haberi duyuldu. Sarayda bulunanlar aradýlar taradýlar, köþe bucaða baktýlar, çýktýlar, sarayýn bahçesini didik didik ettiler, fakat ne çare, günlerce süren bu arayýþ bir türlü sonuçlanamýyor, niþan yüzüðü bir türlü bulunamýyordu. Niþan yüzüðü sýr olup uçmuþtu sanki.

Niþan yüzüðünün kaybolduðu gün prenses için her günkü gibi olaðan bir gündü. Sabah erkenden kalkmýþ, iki kýz kardeþiyle birlikte saray bahçesinde gezinti yapmýþ, daha sonra bir banyo almýþ ve sabah kahvaltýsý için yemek salonuna geçmiþti. Ýþte prenses bu kahvaltý sýrasýnda niþan yüzüðünün parmaðýnda olmadýðýný fark etmiþti. Acaba niþan yüzüðü elbisesinin ceplerinde olabilir miydi? Olabilirdi. Etrafýndakilere hissettirmeden sað ve sol cebini kontrol eden prenses niþan yüzüðünün ceplerinde olmadýðýný görünce telaþa kapýlmamýþ ve herhalde yüzüðü odamda unuttum diye düþünerek kahvaltýnýn sona ermesini beklemiþti. Kahvaltýdan sonra acele olarak odasýna çýkan prenses çok aramasýna karþýn, yüzüðü bulamayýnca durumu kabul etmek zorunda kalmýþ ve krala giderek yüzüðün kaybolduðunu söylemiþti.

Çamaþýrcý kýz Lolita aradan günler geçmesine karþýn yüzüðün bulunamamasýna üzülüyordu. Her geçen gün üzüntüsü biraz daha artýyordu, çünkü düðün günü giderek yaklaþýyordu. Güzel prensesin niþanlýsý genç kral geldiðinde müstakbel eþinin parmaðýnda niþan yüzüðünün olmadýðýný görünce ne olacaktý? Ya bir de genç kral bunu hakaret olarak kabul eder de evlenmekten vazgeçerse…koca bir ülkenin itibarý on paralýk olmaz mýydý? “ Ah, keþke yüzük bulunuverse de iki genç evlenip mesut olsalar “ diye düþündü Lolita. “ Sarayda yapýlacak düðüne katýlmak benim hayallerimin bile ötesinde ama sevgili prensesi düðünün ertesi günü saray bahçesinden geçerken gelinliðiyle bir defa görürüm ya bu da bana yeter. “

Bir gün Lolita çamaþýrhanedeki odasýnda saraydan gelen elbiseler arasýndan kendisine uygun bir elbise seçmekle meþguldü. Seçeceði elbisenin bazý yerlerini söküp, bazý yerlerinde deðiþiklikler yaparak giyebileceði biçimde tekrar dikecekti. Prenseslerin bir gün giyip bir daha giymedikleri yepyeni elbiseleri gözden geçirirken, elbiselerden birinin astarý içinde küçük, yuvarlak bir cisim eline temas etti. Lolita hemen elbisenin astarýný söktü. Astardan çýkan þeye dikkatlice baktýðýnda bunun bir yüzük olduðunu gördü. Acaba bu prensesin kayýp yüzüðü olabilir miydi? Tabii ya neden olmasýndý; prenses yüzüðü kaybettiði gün belki on defa üstündeki bu beyaz elbiseyle sarayýn bahçesine çýkýp yüzüðü aramýþtý. Elbisenin bir cebi delikti zaten. Lolita sevinç içinde odasýndan çýktý ve hýzlý adýmlarla saraya doðru yürüdü.

Niþan yüzüðünün bulunmasýyla birlikte herkesin yüzü gülmeye baþladý. En çok yüzü gülenlerden biri olan Lolita, kralýn düðüne katýlabileceðini söylemesi üzerine tarifsiz bir heyecana kapýldý ve çok mutlu oldu. Sarayda yapýlan düðün törenine özel olarak hazýrlanmýþ elbiseyle katýlan Lolita güzelliðiyle göz kamaþtýrýyordu. Prens Lolita’nýn yanýndan ayrýlmýyor, onu dansa kaldýrýyor, övgü dolu sözler söylüyordu. Davetliler ise prens ile Lolita’nýn birbirlerine çok yakýþtýklarýný konuþuyorlardý. Ertesi gün genç kral eþi ile birlikte ülkesine gittikten sonra, davetliler de birer ikiþer ülkelerine geri döndüler. Tabii ki Lolita da çamaþýrhaneye geri döndü. Aradan birkaç ay geçmiþti ki annesi Lolita’nýn yanýna gelerek saray bahçývanýnýn onu oðluna istediðini söyledi. Lolita annesi ile bir süre konuþtuktan sonra bahçývanýn oðluyla evlenmeye razý oldu. Lolita ile bahçývanýn oðlu çamaþýrhanede yapýlan mütevazi bir düðünle evlendiler ve mutlu da oldular.


14
Edebiyat / Atatürk'ün Çocukluk Anýlarý
« : Aralık 12, 2016, 22:48:51 ös »

ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANISI: ELBÝSE KAVGASI
 
 
 Çocukluðumda yaþadýðým anýlardan biri de Makbule ile Naciye arasýndaki elbise kavgasýdýr. Komþu kýzýn üstünde yeni elbiseyi gören Makbule ile Naciye, anneme, biz de yeni elbise isteriz, dediler.
 
 Annem:
 " Tabi olur, benim güzel çocuklarým. Ölçünüzü alýr, size yeni birer elbise dikerim. Þunun þurasýnda bayrama ne kaldý? Bayram günü de yeni elbiselerinizle gezersiniz. "
 
 Birkaç günde elbiseler hazýrdý. Makbule ile Naciye yeni elbiseleriyle kývanarak gezdiler. Bir hafta sonra kýz kardeþlerim eski elbiselerine dönüþ yaptýlar. Annem de yeni elbiseleri yýkayýp, ütüledi ve elbise dolabýna astý.
 
 Aradan zaman geçti ve arefe gününden bir gün önce evde bir gürültüdür koptu. Naciye bayramlýk elbisesini giymek istemiþ, üstüne olmamýþ, dar gelmiþ ve bir yaþ büyük ablasý Makbule'nin elbisesini giymiþ. Bunun gören Makbule Naciye'den elbisesini çýkarmasýný isteyip sesini yükseltmiþ.
 
 Araya giren annem Naciye'ye neden ablasýnýn elbisesini giydiðini sordu. Bunun üzerine Naciye:
 " Ama anne, benim elbisem üstüme olmadý, çok dar geldi. Bir de ablamýn elbisesini deneyeyim dedim. Tam geldi. Bayramda ben bunu giyeyim ha, ne dersin? "  Annem daha sonra elbiseyi Makbule'ye giydirmeye çalýþtý ama dar geldi.
 
 Annem:
 " Tabi dar gelir. Siz büyüme çaðýndasýnýz. Ýki ay önce diktiðim elbisenin þimdi dar geleceðini düþünemedim. O zaman bayramda Naciye bu elbiseyi giyer, ben Makbule'ye iki gün içinde yeni elbise dikerim. "
 
 Annem aynen öyle yaptý. Ýki günde elbiseyi dikti ve Makbule bayramda bu elbiseyi giydi. Beni sorarsanýz annemden rica etmiþtim ve beni kýrmadý. Bana bayramlýk alýnmadý. Babamýn yokluðunda zaten kýt kanaat geçiniyorduk. Annemi zor durumda býrakmak istemedim.
 

 
 BALIKLARI SUYA ATTIM

 Bir gün Makbule ile Naciye'yi yanýma alarak çiftliðin yakýnýndaki gölette balýk tutmaya gittim. Ben oltayla balýk yakaladýkça Naciye aðladý, yalvardý, balýklarý suya atmamý istedi. Naciye aðlamasýn diye, balýklarý suya attým ve erkenden çiftliðe döndük. Zaten hastaydý, hastalýðýnýn ilerlemesinden korkuyordum.
 
 Çiftlikte elimdeki kovanýn boþ olduðunu gören dayým bana þöyle dedi:
 " Vay Mustafa , bakýyorum göletteki bütün balýklarý yakalamýþsýn. Bu kadar balýk bize çok, yarýsýný köye verelim. Hani balýklar, oltana yakalanmak için, atýlýrlardý. Hani avladýðýn balýklarý þanslý sayardýn. Giderken bir kova daha istiyordun. Sen önce bu kovayý doldur da sonra ikinci kovayý iste. "
 
 Dayým konuþmasýna devam edecekti fakat Makbule araya girdi:
 " Mustafa abim, yakaladýðý balýklarý suya atmasaydý iki kova dolardý. "
 
 Bunun üzerine dayým:
 " Nee, abin yakaladýðý balýklarý suya mý attý? Ama neden? " diye sordu.
 
 Makbule bu soruya þöyle cevap verdi:
 " Çünkü Naciye balýklara acýdý ve her balýk yakalandýktan sonra aðladý. "
 
 Naciye:
 " Ben aðladým diye abim bir dolu balýðý suya attý. " dedi.
 
 Dayým:
 " Affet beni Mustafa.. Durup dururken haksýz yere sana laf söyledim. Senin boþa konuþmayacaðýný anlamalýydým. Yarýn ikimiz gideriz balýk tutmaya. Yanýmýza dört kova alýrýz. " dedi.
 
 Dayým konuþmasýný bitirince bir an Naciye ile gözgöze geldik. Kardeþim yalvaran bakýþlarla bana bakýyordu.
 
 Ertesi gün sabah kahvaltýsýndan sonra dayým çiftlikte beni çok aradý. Bulamazdý tabi ki çünkü samanlýða saklanmýþtým. Dayým, Mustafa, Mustafa, nerdesin? diye baðýrdýkça yanýmdaki Makbule ile Naciye kýkýr kýkýr güldüler.
 
 
 
 
KARANLIKTAN KORKMAM
 
 On beþ yaþlarýndaydým. Manastýr Askeri Ýdadisi'ne gidiyordum. (O zamanýn lisesi) Yaz tatilinde dayýmýn çiftliðine gitmiþtik. Komþunun oðlu Enver'le çok iyi arkadaþtýk. Ara sýra birlikte gezerdik. Bir gün Enver, bizim baða gidip üzüm yiyelim, dedi. Ben de olur dedim. Annelerimizden izin alýp yola çýktýk. Saðda solda fazla eðlendiðimiz için, karanlýða kaldýk.
 
 Enver: "Ýstersen dönelim. Sen þehir çocuðu olduðun için, karanlýktan korkarsýn. Böyle durumlara alýþýk deðilsin" dedi.
 
 Ben karanlýktan korkmadýðýmý söyledim. Yola devam edelim dedim. Tarla kenarý, patika yol, aðaçlýk alan derken, karanlýk iyice çöktü. Yanýmdaki Enver'i zor seçer oldum. Bir saat önce daðlarýn kartalýyým diyen Enver, gel Mustafa dönelim, az kalmýþtý ya, yarýn gündüz geliriz, demeye baþladý. Neyse ki sonunda baða vardýk ve birer salkým üzüm kopardýk. Üzüm yiyerek çiftliðe döndük.
 

 
 ÝLK ANDA CANIM SIKILMIÞTI
 
 Bakla tarlasýnda yalnýz baþýma bekçilik yaptýðým günlerden birinde öðle vakti kulübenin önündeki çardak altýnda uyuya kalmýþým. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum, annemin sesine uyandým.
 
 Annem: ” Dayýsý þuna bak, Mustafa uyuya kalmýþ. Makbule dün pýnardan soðuk su içince hastalandý ya, Mustafa bütün gece baþýnda bekledi. Ondan uykusunu alamadý. Neyseki Makbule’ye ballý ýhlamur içirdim de iyileþti ” dedi.
 
 Dayým: ” Býrak caným uyusun. Benim en sevdiðim þeydir burada uyumak. Bu öðle sýcaðýnda karga falan uðramaz. Bir yatsam iki saatten önce top atsan uyanmam ” dedi.
 
 Bu konuþmalarý duyunca ayaða fýrladým. Uykuda yakalandým diye ilk anda caným sýkýlmýþtý ama Makbule’nin iyileþtiðini duyunca rahatladým.
 
 
 
 NACÝYE KAYBOLDU
 
 Dayýmýn bakla tarlasýna Makbule ile giderdik. Bir gün Naciye de bizimle gelmek istedi. Ýlk defa benden birþey istediði için olmaz diyemedim. Annemden izin çýkýnca o gün üç kardeþ tarlaya gittik. Naciye eline bir sopa aldý ve kargalarýn ardýndan koþturdu durdu. Bir ara Makbule ile uzun süren bir konuþmamýz oldu.
 
 Tarlanýn ortasýndaki kulübenin önüne oturduk ve yemeðe baþlayacaktýk ki, Naciye’nin yanýmýzda olmadýðýný fark ettik. Saða baktýk, sola baktýk, Naciye neredesin diye baðýrdýk, Naciye yok. Neden sonra Naciye çýkageldi. Meðer karga peþinde koþarken çok yorulan Naciye kulübeye girmiþ ve döþeðe yatýp uyumuþ. Naciye’nin ortaya çýkmasýyla birlikte rahatladýk ve yemeklerimizi yedik.
 
 
 
 BAHÇEDEKÝ KUYU
 
 Ben yedi yaþýndayken, babamý kýsa süren bir hastalýðýn ardýndan kaybettik. O tarihlerde kadýnlar bir iþte çalýþamadýklarý için maddi sýkýntýlar içine düþmüþtük. Onun için evimizin yanýnda bulunan daha küçük bir eve taþýndýk. Ertesi gün yeni evin bahçesine teftiþe çýktým. Otlarýn arasýndan yürüdüm. Saðda solda dut, erik, armut aðaçlarý vardý. Armut aðacýnýn ilersinde bir kuyu olduðunu gördüm. Kuyunun yanýna sokulduðumda hayretler içerisinde kaldým. Yer seviyesinde olan kuyunun üstü açýktý. Annemi durumdan haberdar ettim. Annem komþumuz Ali Usta'yý çaðýrdý. Ali Usta kuyunun üstüne tahtadan bir kapak yaptý. Kilidi taktý. Anahtarý anneme verdi. Böylece kötü bir olay yaþanmadan kuyunun üstü kapatýlmýþ oldu.
 
 
 
 BENÝ KOMUTAN SEÇERLERDÝ
 
 Yeni evimiz küçüktü ama bahçesi büyüktü. Bu bahçede komþu çocuklarýyla askercilik oynardýk. Askercilik oynarken, beni komutan seçerlerdi. Ben de karþýmda hazýr ola geçmiþ arkadaþlara çeþitli görevler verirdim. Onlar da, emredersin komutaným deyip koþarak uzaklaþýrlardý. Üç beþ dakika sonra geri gelerek görevi tamamladýklarýný söylerlerdi. Daha sonra onlarý sýraya sokar, uygun adým yürütürdüm.
 
 Bir gün bize tahtadan tüfekler hazýrlayan marangoz Celal Amca oyunumuzu seyretmiþ ve anneme:
 " Zübeyde Haným, Mustafa'yý askeri okula göndermelisiniz. Kendisi iyi bir komutan adayýdýr. " demiþ.
 
 
 
 YARALI GÜVERCÝN
 
 Bir gün evimizin bahçesinde kanadý kýrýk, yaralý bir güvercin buldum. Eve götürdüm. Anneme ve kardeþlerime gösterdim. Güvercini veterinere götürdük. Kanadýný sardý, iyileþir, dedi. Üç gün güzelce besledim. Dördüncü günün sabahýnda kafeste cansýz yatarken buldum. Çok üzüldüm. Gözyaþlarý içinde güvercini bahçenin bir köþesine gömdüm. Seni hiç unutmayacaðým, güvercin, dedim. Aradan yýllar geçti ama ben o güvercini unutmadým.
 
 


ARKADAÞIM  YUSUF  KEMAL

Langaza'daki dayýmýn çiftliðinde her gün bir baþka olayla karþýlaþýr ve deðiþik arkadaþlarla tanýþýrdým. Yarýcýlarýn çocuklarý çiftliðe gelirdi. Onlara karpuz dilimleyip, ikram ederdim. Aralarýnda orta yere çýkýp güreþenler olurdu. Bu güreþlerde ben pek çok defa hakemlik yaptým. Bir defasýnda güreþen bir çocuðun babasý yanýma sokuldu ve þu benim oðlaný galip getir, al bu parayý harca, dedi. Ben, kusura bakma dayý, senin paran bende geçmez, deyince adam yanýmdan hýzla uzaklaþtý.

Sonraki günlerde çiftliðe Yusuf Kemal adýnda bir çocuk geldi. Ben yaþta, ben boyda ve sarýþýndý. Yusuf Kemal'le arkadaþlýðý bir ilerlettik. Hatta bir defasýnda hiç unutmam bir güreþi idare ederken, düdüðü ona vermiþ ve hakemlik yapmasýný istemiþtim. Pek güzel hakemlik yapmýþ ve güreþi iyi sonlandýrmýþtý.

Bir konuþmamýzda, senin adýn Yusuf ama Kemal'i var. Benim adým Mustafa, Kemal'i niye yok, demiþtim. Bunun üzerine Yusuf Kemal, üzüldüðün þeye bak. Sana Mustafa Kemal diyelim, olsun bitsin, demiþti. Sonra aradan aylar geçti. Selanik Askeri Rüþdiyesi'nde ( Ortaokul ) okurken,  bir arkadaþa Yusuf Kemal'den bahsetmiþ ve Yusuf'un üç veya dört defa bana Mustafa Kemal diye hitap ettiðini nakletmiþtim. Bu durum matematik öðretmenimiz Yüzbaþý Mustafa Efendi'nin kulaðýna gitmiþ. Matematiðe büyük ilgim nedeniyle, matematik öðretmenimiz, “Oðlum, senin de adýn Mustafa benim de. Bu böyle olmayacak. Arada bir fark bulunmalý, bundan sonra senin adýn Mustafa Kemal olsun” diyerek bana Kemal adýný verdi.  
 
 

SELANÝK ÞAMPÝYONU
 
 Mustafa, Þemsi Efendi Okulu 4. sýnýfa giderken beden eðitimi dersinde öðretmeni sýnýfa koþu yarýþmasý yaptýrdý. Okul etrafýnda iki tur atýlacak ve birinci olan okul çapýnda yapýlacak koþuda sýnýfýný temsil edecekti. Ýlk turu önde geçen Mustafa ikinci turun ortalarýnda bitiþ çizgisine doðru güçlü adýmlarla koþarken, biraz ilerde uçamayan bir yavru kuþun peþinden koþan siyah, kocaman bir kediyi fark etti.
 
 Mustafa yön deðiþtirip hýzla koþarak yavru kuþu kedinin pençesinden kurtardý. Yavru kuþu severek ve yürüyerek yarýþý en sonda tamamlamasýna karþýn, olayý öðrenen öðretmeninden yavru kuþu kurtardýðý için aferin alan Mustafa, yarýþý birinci bitiren arkadaþýnýn: “ Hayýr, ben birinci deðilim. Yarýþýn birincisi Mustafa’dýr. O benden daha hýzlý, sýnýfýmýzý benden daha iyi temsil eder “ demesi üzerine öðretmeni tarafýndan birinci gelmiþ sayýldý. On beþ gün sonra yapýlan koþuda okul þampiyonu olan Mustafa, derslerindeki baþarýyý koþuda da gösterecek ve Selanik Þampiyonu olarak bir kupa alacaktý.
 
 
 
KUYU

Langaza'da dayýmýn çiftliðinde kalýrken komþu çiftliðin yakýnýndan geçerdim. Bir gün çiftlikten sesler geldi. Koþtum. Kuyunun baþýnda üç çocuk kýz kardeþlerinin kuyuya düþtüðünü söylüyor ve yardým istiyorlardý. Oralarda kalýn bir ip  buldum. Ýpi aðaca baðlayýp kuyuya indim. Tahminen altý yaþlarýnda bir kýz beline kadar su içinde duruyordu. Ýpi kýzýn beline baðladým ve aðabeylerine yukarý çekmesi için, seslendim. Aðabeyleri kýzý yukarý çektiler. Daha sonra ipi aþaðý sarkýttýlar. Ýpi belime baðladým, ellerimle tuttum  ve beni çekiniz,  diye baðýrdým. Çeken olmayýnca ipten týrmanarak kendi çabamla yukarý çýktým. Kimseler yoktu. Demek ki  kardeþlerini kurtarýnca aðabeyleri beni kurtarmaya lüzum görmemiþti.
 


ALMAN KOMÞUMUZ

Arabanýn icat edildiði yýllardý. Selanik'te zengin bir Alman komþumuz vardý. O komþumuz bir araba almýþtý. Yollarda arabayla giderken, görenler þaþýrmýþtý. Bu araba atsýz, öküzsüz nasýl gidiyor diye. Komþumuz bir akþam evine dönerken, farlarý yakmýþ. Araba gürültülü çalýþtýðý için, canavar geliyor diyerek  insanlar kaçýþmýþ. Hatýrladýðým kadarýyla bir gün aþýrý hýz yaptýðý için, polis ceza kesmiþ. Komþumuz o sýra 20 km. hýzla gidiyormuþ.


 
AKREP OLAYI

Makbule dört- beþ yaþlarýndaydý. Bir gün çiftliðin duvarýnda akrep görmüþ ve çok korkmuþ. Mustafa abi, koþ, duvarda aprek var, diye baðýrýyordu. Ben koþarak Makbule'nin yanýna vardým. Parmaðýyla iþaret ettiði yerde bir akrep duruyordu. Yerden  taþ alarak akrebi ezdim. Makbule'nin elinden tutarak annemin yanýna götürdüm. Annem, ne olduðunu sordu. Ben de olanlarý anlattým. Annem çok korktuðu için, Makbule'ye su içirdi. Daha sonra yataðýna yatan Makbule derin bir uykuya daldý.


 
KOYUN SÜRÜSÜ

Kýz kardeþim Naciye çok konuþkandý ve hatýrý sayýlýr derecede önemli olaylardan bahsederdi. Bir gün öyle bir hikaye anlatmýþtý ve ben hayretler içinde kalmýþtým. Çobanýn biri, daðda koyun otlatýyormuþ. Koyunlar da çokmuþ, sürüde en azýndan beþ yüz koyun varmýþ ve bir ucu ilerdeki uçurumun kenarýna kadar varýyormuþ. Derken bir koyun uçurumdan aþaðý atlamýþ. Bunu gören diðer koyunlar da uçurumdan aþaðý atlamaya baþlamýþ. Bereket ki çoban durumu fark etmiþ ve sürünün yarýsýný kurtarmýþ. Býraksa koyunlarýn hepsi uçurumdan atlayacakmýþ.
 

15
Edebiyat / Kardeþ Ali - Ýyilik Timsali
« : Ekim 19, 2016, 10:56:06 öö »

Eski zamanlardan birinde Ali adýnda bir genç yaþarmýþ. Doðduðundan beri köyünden dýþarý çýkmamýþ. Duyduðu, gördüðü, bildiði hep köyüne ait þeylermiþ. Kendisi baþkalarýnýn iþine karýþmaz, kimse hakkýnda kötü söz söylemez, babadan kalma tarlayý anasýyla birlikte ekip biçer, karýnca kararýnca geçinip giderlermiþ. Köy arazisinin yarýdan fazlasýnýn sahibi çok zengin iki kiþiymiþ. Bu iki köy aðasý köyde yaþayanlarýn üç gruba ayrýlmalarýna neden olmuþlar. Ýlk iki grup bu aðalarýn tarlalarýnda çalýþan iþçilermiþ. Köy aðalarýndan birisi kendi iþçilerini diðer aðadan saklar, fakat diðer aðanýn iþçilerini kendi tarafýna çekmek için yoðun çaba sarf edermiþ. Durup dururken karþý tarafýn bir iþçisi hakkýnda söylenti uydurur, bu söylentinin aðanýn kulaðýna gitmesini saðlar, aða ile iþçisinin arasýnýn açýlmasýna sebep olurmuþ. Aða taþýn karþý taraftan atýldýðýný, söylentinin asýlsýz olduðunu bildiði halde karþý taraf taþý öyle bir gediðine koyarmýþ ki yine de þüphelenmesine engel olamazmýþ.

Üçüncü grup ise, kendilerine ait tarlalarý bulunan, geçimlerini buralardan temin eden baðýmsýzlarmýþ. Ýki aða baðýmsýz olanlarý da kendi taraflarýna çekmek için uðraþýrlar, baðýmsýzlarýn kendi aralarýnda bölünmelerine sebep olurlarmýþ. Sadece Ali ve anasý ile uðraþan olmazmýþ. Köy halký Ali’yi iyilik timsali olarak görürmüþ. Bu yüzden onu çocukluðundan beri Kardeþ Ali diye çaðýrýrlarmýþ. Kardeþ Ali köy halkýnýn birbirini çekiþtirmesine, komþularýn gürültülerine, kavgalarýna istemeyerek kulak misafiri olur, sen haklýsýn, sen haksýzsýn diye hiç kimse için fikir ileri sürmez, yorum yapmazmýþ. Yalnýz kaldýðý zamanlar düþüncelere dalar, “ Bu kavgalar, bu anlaþmazlýklar neden oluyor? Neden birbirlerini çekemez bu insanlar? Kavgasýz yaþamak daha kolay deðil mi? Anlaþsalar, anlayýþla karþýlasalar küçücük hatalarý. Ýncir çekirdeðini doldurmayacak þeyler için kalp kýrmasalar, gönüllerini hoþ tutsalar, üzmeseler baþkalarýný “ dermiþ kendi kendine. Ararmýþ bu sorularýn cevabýný. Ýstermiþ bu durumu bütün açýklýðýyla kendisine anlatabilecek birisi olsun. Belki o zaman üzüntüsü biraz hafifler, iyiliklerle dolu yüreði huzur bulurmuþ.

Günün birinde köye bir satýcý gelmiþ. Bu satýcý “ Ýyilik Ýlacý “ satarmýþ. Köylülerin çoðunluðu
birer tane iyilik ilacý satýn almýþlar. Kardeþ Ali “ Ben zaten kötü birisi deðilim ” diye düþünüp almamýþ. Aradan üç hafta geçmiþ. Kardeþ Ali bir sabah evinden çýkýp tarlaya giderken yolda iki köylüye rastlamýþ. Köylüler, selam verip konuþarak, gülüþerek geçip gitmiþler. Kardeþ Ali aðzý bir karýþ açýk arkalarýndan bakakalmýþ. Kendi kendine: “ Ya bu ne iþtir? Bunlar yýllardýr birbirlerine yapmadýklarýný býrakmamýþlardý. Daha geçen hafta köy meydanýnda yumruk yumruða kavga etmiþler, altý kiþi zor ayýrmýþtýk. Kavgayý sona erdireyim derken, enseme bir yumruk yemiþtim. Þu hallerini gören bunlarý yirmi yýllýk dost sanacak. Vay be, gel de þaþýrma!..” diyerek gülmüþ. Daha sonraki günlerde tanýk olduðu olaylar þaþkýnlýðýnýn daha da artmasýna sebep olmuþ Kardeþ Ali’nin. Köyün sahibi olan iki aðanýn iþçilerini tarlalarda birlikte çalýþýrken görüyor, bu yakýnlaþmanýn, köydeki düþmanlýklarýn yavaþ yavaþ ortadan silinmesinin anlamýný bir türlü anlayamýyormuþ. Hele hele köy halkýný üç gruba ayýran, birbirlerini günahlarý kadar sevmeyen iki köy aðasýný kol kola girmiþler, konuþarak giderken görünce þaþkýnlýðý doruða çýkmýþ. Kimselere de soramamýþ: “ Siz on gün önceye kadar birbirinizin adýný bile anmazdýnýz. Nasýl oluyor da þimdi beraber çalýþýyor, beraber geziyorsunuz diye. Sonra ya derlerse bana, bak Kardeþ Ali, biz evvelden düþmanmýþýz, þimdi dost olmuþuz, bunun sana ne zararý var? Yoksa sen bizim dost olmamýzý istemiyor musun? diye. Ben onlara nasýl cevap veririm? “ Bundan dolayý çaresiz kalmýþ, içi içini yemeye baþlamýþ.

Düþünmeden sorulara cevap bulunmaz derler. Kardeþ Ali’de düþüne düþüne sorularýný kendisi cevaplamýþ. Her þeyin sebebinin iyilik ilacý olduðunda karar kýlmýþ. Ýyilik ilacýný sýrrýný satýcý açýklayabilir demiþ. Ertesi gün satýcýyý köy kahvesinde çay içerken görmüþ. Yanýna oturmuþ, þuradan buradan konuþmuþlar. Daha sonra dýþarýya çýkmýþlar, dolaþmýþlar, yorulmuþlar. Dinlenmek için bir aðacýn altýna oturmuþlar.

Kardeþ Ali:

“ Bizim köye kýrk gün önce geldiniz. Bu kýrk gün içinde çok kiþiye iyilik ilacý sattýnýz. Yýlardýr köyde süregelen kavgalar, anlaþmazlýklar, taraf tutmalar þu anda sona ermiþ bulunuyor. Bu iyilik ilacýnýn sýrrý nedir? Nasýl oluyor da bir köy halkýný iyiliðe, doðruluða, güzelliðe doðru peþinden sürüklüyor? “ diye sormuþ. Satýcý, Kardeþ Ali’nin söylediklerini gülümseyerek, dikkatle dinlemiþ, sonra konuþmaya baþlamýþ:

“ Ýnsanoðlu doðduðu anda bir baþkasý için kötülük düþünemeyecek kadar saf ve temiz aslýnda zavallý bir canlýdýr. Annesinin geniþ ilgi ve özeniyle diðer canlýlara göre oldukça zor ve yavaþ büyür, geliþir. Melek gibi bir kalbi vardýr. Ailesi içinde ve yakýn çevresinde ne görüyorsa gördüklerini, ne duyuyorsa duyduklarýný aynen tekrarlar. Tekrar ederken de bir þeyler öðrenir. Öðrendikleri doðru veya yanlýþ olabilir. Doðru iyiyi ve güzeli, yanlýþ kötüyü ve çirkini oluþturur. Önemli olan, doðru ile yanlýþý birbirinden ayýrabilmektir. Çocuk büyüdükçe bunun farkýna varmaya baþlar. Bazý davranýþlarýnýn doðru olmadýðýný bile bile nedenini kendisinin bile anlayamadýðý bir umursamazlýkla uygulamaya baþlar. Ýþte bu sýralarda çocuðun kendisini bilerek, hatasýný anlayarak vazgeçmesi veya büyükleri tarafýndan hatalarý güzellikle anlatýlarak vazgeçirilmesi gerekir. Eðer çocuðun büyükleri ve yakýnlarý da hatalar, yanlýþlýklar içindeyse, birbirlerine ve baþkalarýna davranýþlarý sevecen deðilse nasihatler on para etmez. Çocuk bana bunu yapma diyorlar ama benim yaptýklarým onlarýnkinin yanýnda hiç kalýr der ve bu da kalbine atýlan kötülük tohumlarýnýn hýzlý bir þekilde çimlenip büyümesine, fidan haline dönüþmesine olanak hazýrlar. Yani yýllar geçtikçe kötülük yapma eðilimi hýzlanarak artacaktýr. Sizin köydeki duruma gelince: Burada bulunan zengin iki köy aðasý köylüler arasýndaki kavgalarýn gereðinden fazla artmasýna neden olmuþlar. Köyünüze ilk geldiðimde konuþtuðum birkaç kiþi bu durumun sona ermesini candan istiyorlardý. Hiç kimseye hiçbir þey kazandýrmayan kavgadan, gürültüden býkmýþlardý. Bundan dolayý birer tane iyilik ilacý aldýlar. Köy aðalarýnýn aralarýný bulup barýþtýrmam iyilik ilacýnýn etkisini fazlalaþtýrdý. Ýyilik ilacý, kayýsý suyu ve þekerle hazýrlanmýþ bir çeþit þerbettir. Ýyilik ilacýnýn sýrrý içeriðinde deðil, insanlara iyiliðin hatýrlatýlmasýnda gizlidir. “

Kardeþ Ali ne zamandýr kafasýný kurcalayan sorularýn cevaplandýðýný gördükçe çok mutlu olmuþ. Satýcý son cümlesini bitirince þöyle bir soru sormuþ: “ Ýnsanlar arasýndaki bu kýsýr çekiþmeler bir gün bitecek mi, böyle bir ihtimal var mý? “ Bunun üzerine satýcý: “ Aradan yüzyýllar geçse bile, insanlar, toplumlar, uygarlýklar ne kadar deðiþse bile yine insan insanlýðýný gösterecek tartýþmalar, anlaþmazlýklar, kavgalar hiçbir zaman sona ermeyecektir “ diyerek sorunun cevabýný vermiþ. Satýcýnýn bu cevabýndan sonra derin bir sessizlik olmuþ. Aradan birkaç dakika geçtikten sonra Kardeþ Ali’nin son bir soru sormaya hazýrlandýðýný fark eden satýcý: “ Dur Kardeþ Ali. Þimdi senin bana sormak istediðin soruyu kendi kendime sormama izin ver. Madem olumsuz olacak bu iþin sonu bunca çaban niye? Ýyilik ilacý niye? Benim çabalarým: 1- Zaman içinde gitgide artmakta olan kötü davranýþlara ve kötü insanlara karþý iyilik kalesini takviye etmek, iyilik yapanlarýn ve iyi insanlarýn çoðalmasýný saðlamak.
2- Köy, kasaba, þehir gibi yerleþim birimlerinde yaþamakta olan insanlara iyilik, güzellik diye bir þeylerin var olduðunu hatýrlatýp doðru yolu bulmalarýna yardýmcý olmak þeklinde özetlenebilir “ dedikten sonra kafasýný kaldýrmýþ, etrafýna bakýnmýþ: “ Eee.. Kardeþ Ali! Farkýnda mýsýn bilmem, hava kararmaya baþladý. Yavaþ yavaþ kalkalým istersen “ demiþ satýcý ve Kardeþ Ali ile birlikte köye doðru yola koyulmuþlar.

Satýcý o akþam Kardeþ Ali’lerin evinde misafir kalmýþ. Yemekten sonra satýcý iyilik ilacý satma görevinin kendinden bir önceki satýcý olan hocasý Mahir Bey tarafýndan bundan on sekiz yýl önce verildiðini, o zamanlar yirmi iki yaþýnda olduðunu söylemiþ. Ýnsanlara iyilik öðretmekle geçen on iki yýl süresince pek çok gerçekten iyi insana rastladýðýný, fakat bunlarý kusursuz bulmadýðý için güvenemediðini anlatmýþ. Satýcý: “ Ýyilik ilacýnýn sýrrýný sadece sana anlattým Kardeþ Ali, sadece sana inandým, sadece sana güvendim. Benden sonrasý için bu görevi sana býrakmak istiyorum “ deyince Kardeþ Ali bu teklifi kabul etmiþ. Satýcýnýn kendi tecrübelerine dayanarak yazmýþ olduðu “ Ýnsanlara Ýyilik Nasýl Öðretilir “ adlý kitabý ve atlý bir araba alabilmesi için satýcýnýn verdiði parayý almýþ. Zamaný gelince, köyünden ayrýlýp iyilik ilacý satmaya baþlayacaðýna söz vermiþ. Satýcý bu köyde on beþ gün daha kalmýþ. Köyde yaþayanlara iyi insan olmanýn faziletlerini anlatmýþ. Yaptýðý iyilik aþýsýnýn tuttuðuna iyice inandýktan sonra herkesle teker teker vedalaþýp iki atýn çektiði arabasýna binmiþ ve köylüler kendisini davul-zurna çalarak, oyunlar oynayarak yolcu etmiþler. Satýcý köyden iyice uzaklaþýnca düþüncelere dalmýþ. “ Hocamdan ayrýldýktan yýllar sonra köyün birine iyilik ilacý satmak için gitmiþtim. Köye benden birkaç gün önce gelmiþ olan hocamla karþýlaþmýþtým. Hocam bana, geç kaldýn Yakup. O iyilik ilaçlarýný kendin iç, demiþti gülerek ve beni sevinçle kucaklamýþtý. Kim bilir, belki ben de Kardeþ Ali ile bir yerlerde karþýlaþýrým, kim bilir? “





Sayfa: [1] 2 3 4