Haziran 19, 2024, 11:17:35 öö

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Hüseyin102

Sayfa: 1 2 3 [4]
46
Edebiyat / Ynt: Keloğlan Hikayeleri
« : Aralık 28, 2014, 21:50:47 ös »


KELOĞLAN'IN KUZU SEVGİSİ

Keloğlan kasabaya giderken yolda bir kılıç bulmuş. Kasabaya varınca kılıcın sahibini aramaya başlamış. Kime sorduysa ne kılıcı daha önce gören ne de sahibini tanıyan çıkmamış. Hayvan pazarından geçerken küçük bir kalabalık Keloğlan'ın etrafına toplanmış. Birkaç kendini bilmez Keloğlan'la alay etmeye başlamış.

Adamlardan biri orta yere bir kuzu getirmiş:
" Şu kuzuyu kılıçla keselim. Şişe takıp döndürelim. Nar gibi kızartalım. Afiyetle yiyelim. " demiş.

Bunun üzerine Keloğlan:
" Aman ağalar, etmeyin, eylemeyin. Ne istersiniz bir garip kuzudan? Daha doğalı kaç gün olmuş? Bırakın yaş yaşasın, ömür sürsün. Kuzu kesenin, kuzu eti yiyenin başına türlü belalar gelirmiş. Bunu bilmez misiniz? "

Keloğlan'ın haykırışı ses getirmiş. Kalabalıktan birkaç kişi Keloğlan'dan yana çıkmış. Kuzunun sahibi, kuzuyu götürmüş. Az önce keselim, döndürelim, kızartalım, yiyelim diyen adamlar, Keloğlan'dan özür dilemişler. Keloğlan'ı üzmemek için, kuzu kesmekten, kuzu eti yemekten ömür boyu vazgeçmişler.

Son sözü Keloğlan söylemiş:
" Kuzu eti yiyen olmasa kuzular kesilmez. Kuzuların kesilmemesi için, sizler de kuzu eti yemekten vazgeçmek istemez  misiniz? "


SON




KELOĞLAN İLE BULUT

Bir zamanlar Anadolu'da bir garip Keloğlan yaşarmış. Çalışmayı sevmezmiş ama bizim tarladan ürün toplanacak, gel bir el atıver Keloğlan, diyen konu komşunun yardımına koşarmış. Domates, biber, patlıcan toplarmış. İş bitince para veren olmaz, sadece öğle yemeği tarhana çorbası. Eh, öğlenleri evde anam zaten tarhana çorbası pişiriyor, neden çalışıp yorulayım der ve yan gelip yatarmış.

Bir sabah vakti gökyüzünde bulutlar toplanmış, ortalık kararmış ve şiddetli bir yağmur başlamış. Yağdıkça yağmış ve sonunda yağmur damlaları birleşip sel olmuş. Çevrede ne ev bırakmış, ne ahır, ne tarla, ne bahçe. Hepsini silip süpürmüş, alıp götürmüş. Keloğlan ile anası bir ağaca çıkıp selden kurtulmuşlar.

Yağmur yarım saatte dinmiş. Keloğlan ile anası ağaçtan inmiş. Keloğlan yağmura çok kızgınmış. Yağmuru yağdıran buluta seslenmiş:

" Ey bulut, koca bulut, artık sen iyiyi unut.
   Nedir derdin çabuk söyle, bakma yüzüme öyle.
   Bir evi olanın evini yıktın, neden onları evsiz bıraktın?
   Anamla ben de evsiz kaldık, dipsiz kuyularda dertlendik kaldık. "

Keloğlan'ın sitem dolu sözleri üzerine bulut dile gelmiş:

" Keloğlan, Keloğlan, utanıyorum, senin yüzüne bakamıyorum.
   Ben nedensiz sinirlenirim, bolca yağar geçer giderim.
   Düşünmem insanlar sağ mı kalır, hayvanlar ne olur?
   Tarlaları, bahçeleri talan eder geçerim. "

Keloğlan'ın isteği üzerine bulut zamanı yirmi dört saat önceye almış. Ertesi gün yine o bölgeye yağmur yağmış ama azar azar, beş saatte yağmış ve hiçbir yeri su basmamış, sel  gelmemiş. Böylece bulut meselelerin akılcı çözümlerle başarılı olabileceğini öğrenmiş olmuş.

SON



KELOĞLAN İLE LEYLEKLERİN PADİŞAHI

Mısır'da yaşayan leylekler nisan ayı gelince havalar ısınmaya başlar başlamaz Anadolu'ya göç edermiş. Senelerden bir sene mart ayının ortasında kar yeni kalkmışken bir leylek Anadolu'ya gelmiş ve Keloğlan'ın evinin bacasına yuva yapmış. Keloğlan şaşkın, anası şaşkın leyleğe bakakalmışlar.

Keloğlan: " Var bunda bir iş. " demiş.

Anası: " Aldırma oğlum, erkenci leylektir. " deyip geçiştirmiş.

Keloğlan ertesi gün ocağın içinde bir altın bulmuş. Sonraki gün bir altın daha bulunca çatıya çıkmış. Anlamış ki, altınları bacadan aşağı atan leylektir.

Keloğlan: " Leylek leylek, güzel leylek, bir derdin var senin, anlat leylek. " demiş.

Leylek: " Keloğlan Keloğlan, bende de sende de vardır iki göz , benim derdimi sen çöz. "

Keloğlan: " Leylek leylek, kanatlı leylek, kırmızı gagalı, altınlı leylek. Senden ferman, benden derman. "

Bunun üzerine leylek derdini anlatmış: Leyleklerin padişahı olduğunu, Mısır'da yaşadığını, dünyanın dört bir yanındaki leyleklere hükmettiğini ama tahtını bırakacağı bir varisinin olmadığını belirtmiş. Uzun araştırmalar, bilgelerden, bilginlerden yardım istemeler sonuç vermemiş ve bir gece rüyasına giren Keloğlan'ın yönlendirmesiyle geldiğini söylemiş. O keloğlan sendin Keloğlan, bende altın çoktur Keloğlan, sözümde yalan yoktur Keloğlan, derdime çare buldur Keloğlan.

Keloğlan ezilmiş, büzülmüş, genişlemiş, daralmış. Şapkasını çıkarmış, kel başını kaşımış:

" Ey leyleklerin padişahı, buraya gelirken neden eşinizi getirmediniz, sarayda mı bıraktınız? " diye sormuş.

Leylek: " Benim hiç eşim olmadı ki. " demiş.

Keloğlan: " Eşiniz olmazsa yavrunuz olmaz. "

Leylek: " Yavrumun olması için mutlaka eşimin olması mı lazım? Yıllardır beni bu yönde uyaranları zindana attırmıştım. Şimdi kafama dank etti. Şu üstüne oturduğum çuvaldaki altınlar senin. Derdime çare buldun. Teşekkürler Keloğlan. "

Leyleklerin padişahı uçup gitmiş. Keloğlan altınları almış. Kendine bir saray yaptırmış. Kellerin padişahı olduğunu ilan etmiş. Dünya güzeli bir kızla evlenmiş.

Bir yıl sonra nisan ayında Anadolu'ya gelen leyleklerden biri, Keloğlan'ın sarayının bacasına yuva yapmış. Bu postacı leylekmiş ve leyleklerin padişahından bir mektup getirmiş. Mektupta, artık eşim var, stop, dört yavrum oldu, stop, senden ne haber, stop, yazılıymış.


SON



KELOĞLAN'IN ABLASI CANAN

Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. Çalışmaktan hoşlanmaz, evde yan gelip yatarmış. Ara sıra bahçeye çıkar, çekirgeleri kovalarmış. Bahçede gördüğü akreplerin kuyruklarını keser, sonra da kuyruksuz akrebin kaçışını seyredermiş.

Günlerden bir gün Keloğlan kasabaya gitmiş. Bu kasabada tellal davul çalıyor ve hazır işte çalışacak gönüllü arandığını haykırıyormuş. Olay tanıtım amaçlıymış. Canı isteyen işi yerinde gidip görebiliyormuş. Gidip görmek bedavaymış. Bu işe Keloğlan'ın kafası yatmış. Akşamüstü eve dönünce anasına olanları anlatmış. İşyeri Yalova'nın yakınlarında bir yerdeymiş.

Bunun üzerine Keloğlan'ın anası:

" Ah oğlum, kader çekiyor. Biliyorsun yıllar önce ablan Canan Yalova'ya gittiydi, tıpkısının aynısı bir işte çalışmak üzere. Kızlar ve kadınlar mutlaka çalışmalı. Onlar çalışmasın, evde otursun diye bir düşünce olamaz. Bu durum erkeklerin uydurmasıdır. Amaç, kızları, kadınları geri planda bırakmaktır. Git oraya ablanı bul. Seni yanına alsın. Çalış, üret, bir işe yara. "

Keloğlan ertesi gün köyü Alaca'dan Bursa'ya gelmiş. Bursa'dan o gün öğle vakitleri 16 at koşmaya başlamış. 4 gün 3 gece at üstünden inmeden Kütahya, İzmir, Balıkesir üzerinden yeni atlıların katılımıyla Yalova'ya gelinmiş. Kurutulmuş et, peksimet yiyerek ve kırbadan su içerek bu mümkün olmuş. Atlılar, ihtiyaçlarını at üstünde karşılamışlar.

Yalova'da Keloğlan ablasını değil, ablası Keloğlan'ı bulmuş. Keloğlan gelenler arasında denince ortalık karışmış. Her bir tanıtımcı, Keloğlan'la tanışmak için, fırsat kollamış. Keloğlan'ın ablası hepsini durdurmuş:

" Durun bakalım, gelen Keloğlan'dır ama benim kardeşimdir. Sizin hepinizin toplamından daha fazla benim onunla görüşmeye hakkım vardır. " deyince görevliler durmuşlar. Sonunda Canan Keloğlan'la buluşmuş. Hayır, hayır, beklediğiniz gibi Keloğlan'la ablası birbirlerine sıkıca sarılmamışlar. Sadece el sıkışmışlar ve masanın iki yanındaki taburelere karşılıklı oturmuşlar.

Canan söze şöyle bir giriş yapmış:

" Aman Keloğlan, yaman Keloğlan, dağlar başı, duman Keloğlan. Be kardeşim bu kadar mı olur? Fakirsin, işin yoktur, çalışmazsın, dağ-taş gezersin. 6 yıldır buradayım. Burada çalışanlar, gelen giden müşteriler senden bahsederler. Seni anlatırlar. Bazen Karabey bizi salonda toplar ve iki kolunu yukarı kaldırıp teslim işareti çizdikten sonra, biliyor musunuz, geçen günlerden birinde Keloğlan ne yapmış, deyip başından geçmiş bir olayı anlatır. Acıklı bir olay bile olsa mutlaka güldürüşlü yanı vardır ve biz bu fırsatı kaçırmayıp güleriz. Ey kardeşim, sen ne yaptın da bu kadar tanındın, meşhur oldun? "

Bunun üzerine Keloğlan utana, sıkıla:

" Ben bir şey yapmadım da insanlar benim iyi niyetimi sevdiler. Hayat yarışında beni öne çıkardılar. Önde olmak benim de işime geldi. Macera peşinde koşup onlara malzeme hazırlamak istedim. "

Daha sonra Canan Keloğlan'a buraya niye getirildiğini anlatmış. Buradaki geniş arazilerin sahibi Karabey'miş. Karabey çok iyi niyetliymiş. Hayatla yaptığı mücadeleyi kaybetmiş veya kaybetmek üzere olanlara yardımcı olmayı kendine rehber edinmiş.

Geniş tarlalar hazırlamış: Domates, biber, patates, patlıcan tarlaları. Tarlayı kazmış, tohumu atmış, can suyunu dökmüş, tarla alıcı bekliyor.

Geniş çiftlikler hazırlamış: Koyun, keçi, tavuk, güvercin çiftlikleri. Her çiftlikte 100'er tane koyun, keçi ve 500'er tane tavuk, güvercin.

Altını ver istediğin çiftliği ister satın al, ister kirala.
Tarlalar, 10 - 20 altın arası satın alınıyor.
Çiftlikler, 40 - 50 altın arası satın alınıyor.
İşte sana hazır iş. Seç seçebildiğini.

Keloğlan: " Ablam, söylediklerin beni etkiledi. Ben de tarladır, çiftliktir, birinden birisine sahip olmak isterdim ama şu kadar, bu kadar altın diyorsun. Nerede bende o kadar altın? 18 yaşındayım ama hiç altınım olmadı. Birkaç yıl önce Celep Ali'nin elinde bir altın gördüydüm ya aldırma. Benim altınla alışverişim işte bundan ibaret. "

Canan: " Bak kardeşim, biz buraya insanları kazandırmak için getiriyoruz. Altının yoksa al tarlayı, çiftliği kirala, kazandıktan sonra öde. Örneğin, domates tarlası diyelim. Domatesler olgunlaşınca topluyoruz, tartıyoruz ve parasını ödüyoruz. Senin yapacağın tarlanın bakımını yapmak. Eğer tarlayı kiralamışsan yarı parasını alıyorsun. Diğer yarısını kira karşılığı olarak alıyoruz. 5 yıl sonra tarla senin olacak. "

Örneğin, koyun çiftliği, her gün gelip süt sağıyoruz, parasını ödüyoruz. Koyunları otlatmak senin görevin. Çiftliği kiralamışsan yarı parasını alıyorsun. 5 yıl sonra çiftlik senindir. Burada bu sistemden ekmek yiyen 1.000'den fazla çalışan var. Hem kazanıyoruz hem kazandırıyoruz. "

Canan 4 saat dil dökmüş, anlatmış. Arada yaşam ve hayat hakkında pek çok şey konuşmuşlar. Sonunda konu satın alma ve kazanç işine dönmüş. Keloğlan'ın direnci karşısında Canan ipin ucunu bırakıvermiş. Kardeşini bir iş sahibi etme düşüncesi yok olmuş.
Devran dönmüş, gün dönmüş, neredeyse akşam olacakmış. Keloğlan'la birlikte gelenlerden birkaçı orada kalmış. Tarladır, çiftliktir satın alanlar, kiralayanlar olmuş. Keloğlan ablasıyla vedalaşıp atına binmiş. Hoşça kalın, demiş. Oradakiler, güle güle git Keloğlan, demişler.

Keloğlan evine vardığında olanları anasına anlatmış. Ablamın selamı var, demiş. Yakında bir gün ablasının kendilerini ziyarete geleceğini söylemiş. Müjdeyi alan anası evde temizliğe başlamış. Canan bu, belli mi olur, yarın çıkar gelirmiş. Keloğlan ile anası Canan'ı bekleye dursun gökten dört elma düşmüş. Elmaların biri Keloğlan'ın, biri anasının, biri de Canan'ınmış. Son kalan elma okuyucularınmış

SON

47
Edebiyat / Ynt: Keloğlan Hikayeleri
« : Aralık 28, 2014, 21:50:10 ös »

KELOĞLAN DÖRT HARAMİLER

Bir varmış bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. Anasıyla birlikte karınca kararınca geçinip giderlermiş. Bir yıl hiç yağmur yağmamış, kıtlık olmuş. Ekinler tarlada, meyveler dalda, üzümler bağda susuzluktan kavrulmuş. Dereler, ırmaklar kurumuş. Bunun üzerine anası Keloğlan'ı iş bulup çalışarak para kazanması ve kışlık yiyecek alması için kasabaya gitmeye ikna etmiş.

Anasının hazırladığı yiyecekleri torbasına koyan Keloğlan kasabaya gitmek üzere yola çıkmış. Hava sıcak, kasaba uzak, Keloğlan ormanda dinlenmek için, çimenlere uzanmış ama oracıkta uyuyakalmış. Neden sonra uyanmış, bakmış yiyecek torbası yok. Üzülmüş, dövünmüş, söylenmiş, etrafı aramış, torbayı bulamamış. Çaresiz durumu kabullenip kasabaya doğru yürüyüşüne devam etmiş. Sonunda ormandan çıkıp kasaba yoluna girmiş.

Keloğlan giderken yol kenarında oturmuş yemek yiyen dört adama rastlamış. Bu adamlar, o bölgede hüküm süren, soygunlar yapan dört haramiymiş. Keloğlan adamlara selam verip yanlarına sokulmuş ki, bir de ne görsün! Torba kendi torbası, yedikleri yiyecekler de anasının hazırladığı yiyeceklermiş. Keloğlan torbasını bu adamların çaldığını anlamış ama bir şey yapamamış. Yanında çakı bile yokken, adamların bellerine astıkları kılıçlara bakakalmış. Konuşmalarından onların harami olduklarını anlamış ama açlık korkuyu yenmiş:

" Ağalar, karnım çok açtır. Sabahtan beri bir şey yemedim. Yanınıza sokulsam ve iki lokma da ben yesem, he olur mu, ne dersiniz? "

Haramiler, Keloğlan'a ters ters bakmışlar. Haramilerden biri sormuş:

" Adın ne senin? "

" Adım İbrahim ama herkes bana Keloğlan der. "

" Keloğlan mı? Kel kafandan belli zaten. Biz insanların cebinden parasını, ağzından lokmasını alan haramileriz. Yiyecek torbanı aldık, canını almayalım. Var git uzaklaş, gözüm görmesin seni. "

Bunun üzerine Keloğlan oradan bir uzaklaşmış ki sormayın.

Aradan bir ay geçmiş. Keloğlan kasabada odun kırmış, yük taşımış, getir-götür işlerinde çalışmış ve biraz para biriktirmiş. Bu arada haramilerin kasabalılara eziyet yaptığına şahit olmuş. Karşı çıkan olmayınca kasaba meydanında haraç vermedi diye adam dövdüklerini görmüş.

Keloğlan ayrılmadan önce kasabalıları haramilerden kurtarmaya karar vermiş. Padişaha posta güverciniyle haber uçurmuş. Padişah haramilerin üstüne asker göndermiş. Askerler, haramileri yakalamış ve zindana atmışlar. Böylelikle Keloğlan biriktirdiği paralarla bir eşek satın almış ve kışlık yiyecekleri bu eşeğe yükleyip, harami korkusu olmadan köyünün yolunu tutmuş.

SON




KELOĞLAN İLE DAĞ ASLANI

Bir varmış iki yokmuş, üç varmış beş yokmuş. Evvel zamanda Keloğlan'la anası varmış. Keloğlan küçükken çalışmayı sevmezmiş, büyüdükçe çalışmayı sevmemeye devam etmiş. Evde yatar uyurmuş, tarlaya gitse uyurmuş. Bir gün anası Keloğlan'a kızmış:

" Oğlum, on koyunumuz var, bari onları götür otlasınlar. Bir işe yara. " demiş.

Bunun üzerine Keloğlan anasının sözünü dinlemiş, koyunları alıp dağa çıkmış. Koyunlar otlarken Keloğlan uyuya kalmış. Koyunlar almış başını gitmiş. Neden sonra Keloğlan uyanmış. Bakmış koyunlar yok, sağa sola koşmuş, koyunları aramış ama boşuna, çaresiz eve dönmüş.

Keloğlan'ın koyunları kaybettiğini öğrenen anası sopasını eline alıp, Keloğlan'ın üstüne yürümüş. Keloğlan kaçmış, anası kovalamış:

" Keltoroş seni, on koyun güdemezsin, en büyük benim dersin. Koyunları bulmadan eve dönme. " diyerek arkasından bağırıp çağırmış.

Keloğlan anasından kurtulduktan sonra uyuyup kaldığı yere gitmiş. Koyunların izini aramış. Çok uzaklardan gelen bir mee sesi duymuş. Koyun melemesi karşıki kayalıktan geliyormuş. Kayalığa doğru yürümüş, melemeler çoğalmış. Oradaki bir mağaraya girmiş ve koyunları bulmuş.

Bu mağara bir dağ aslanının mağarasıymış. Keloğlan'ın mağaraya girdiğini gören dağ aslanı Keloğlan'ın üstüne atılmış ve onu yakalayıp koyunların yanına bağlamış. Keloğlan dağ aslanından aman dilemiş:

" Ey dağ aslanı, ben ettim sen etme. Seni rahatsız ettim, kusura kalma. Bir anam var koyunları ister. Büyüklük göster, sal bizi, bırak yolumuza gidelim. "

Bunun üzerine dağ aslanı: " Sus, sessizce otur orada. Hem kafan kel hem de çok konuşuyorsun. İki günde bir koyun yesem yirmi günde koyunlar biter. Sonra sıra sana gelecek. Acaba seni nerenden yemeye başlasam? Cevaplamam gereken zor bir soru bu. "

Keloğlan bakmış olacak gibi değil, dağ aslanı laftan anlamaz. Bir kurnazlık düşünmüş:

" Sayın dağ aslanı, siz bu dağın kralısınız ve burası sizin sarayınız. Bu saray çok kirli. Ellerimi çözün sadece bir ayağım bağlı kalsın, her yeri silip süpüreyim. "

Dağ aslanı: " Doğru, ben bu dağın kralıyım. Burası beni sarayım. Saraylar kirli olmaz. "

Dağ aslanı Keloğlan'ın ellerini çözmüş. Keloğlan hemen temizliğe başlamış. Bir saat sonra dağ aslanı gidince Keloğlan ayağındaki ipi çözmüş. Koyunlarla birlikte mağaradan kaçıp gitmiş. Keloğlan'ın koyunlarla geldiğini gören anası onları çoşkulu bir şekilde karşılamış. Keloğlan'ı yanaklarından öpmüş, koyunları ağıla kapamış. Daha sonra Keloğlan'la anası geceyi geçirmek üzere evlerine çekilmişler.


SON





KELOĞLAN PADİŞAHIN OYUNU

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Tilkilerin kümeslerden uzak durduğu, farelerin kedilerden korkmadığı bir devirde yaman mı yaman bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan dağ-taş gezermiş, soğuk sulardan içermiş. Anasıyla birlikte karınca kararınca yaşayıp giderlermiş.

Bir öğle vakti Keloğlan evde anasıyla konuşurken, kapı çalınmış. Keloğlanın anası kapıyı açmış. Gelenler, ak sakallı, yaşlıca bir adam ile dünya güzeli bir kızmış. Anası misafirleri eve buyur etmiş. Keloğlan'ın kızı görünce aklı başından gitmiş. Kıza aşık olmuş. Anası öbür odaya geçince, ana bu kızı bana istesene, demiş.  Anası, kimdirler, nedirler bilmeyiz, nasıl olup da eve gelen misafirden kızını isteriz, dediyse de Keloğlan'ın ısrarı karşısında kızı babasından istemiş. Meğersem bunlar tebdil kıyafet gezen o ülkenin padişahı ve kızıymış.

Padişah: " İyi de Keloğlan, kızımı nerede yaşatacaksın, nasıl geçineceksiniz? Anlat da bilelim. " demiş.

Keloğlan: " Ondan kolay ne var canım. Onu sarayımda yaşatırım, pek de güzel geçindiririm. " demiş.

Padişah: " Saray mı? Ne sarayı? Senin sarayın mı var, Keloğlan? " diye sormuş.

Keloğlan: " Tabi canım. Şu dağın ardında kalan saray benimdir. " demiş.

Padişah, Keloğlan'ın dediği sarayı hemen bilmiş. Çünkü o saray kendi sarayıymış. Keloğlan'ın oyun ettiğini anlamış. Onun oyununa karşılık kendi de bir oyun oynamak istemiş:

" Bak sen. Bravo sana Keloğlan, demek senin bir sarayın var. Hem tanınmış birisin hem de zenginsin. Kızımı senden daha iyi birisine mi vereceğim? Şimdi biz gidelim. Haftaya bugün sarayına misafir oluruz. Haydi kal sağlıcakla. " demiş ve kızıyla birlikte çıkıp gitmiş.

Padişahla kızı gidince Keloğlan'ı bir düşüncedir almış. Demediğini bırakmayan anasından kurtulmak için dışarı kaçmış. Durum buymuş ve bir hal çaresi lazımmış. Şöyle mi yapsam, böyle mi etsem derken, sonunda kararını vermiş. Olanları padişaha anlatıp yardımını isteyecekmiş. Padişah ise, Keloğlan'ın saraya geleceğini tahmin ediyormuş. Keloğlan'ı görüşme odasına aldırmış ve araya gerili perdenin arkasından Keloğlan'la konuşmuş. Keloğlan'ın dediklerini kabul edip, sarayı Keloğlan'ın emrine bırakmış ve kızıyla birlikte yakındaki konakta kalmaya başlamış.

Keloğlan saray görevlilerinden hazırlıkların bir an önce tamamlanmasını istemiş. Padişah ve kızı söz verdikleri günde misafirliğe gelmişler. Görevliler, durumdan haberdar oldukları için, padişah ve kızına misafirmiş gibi davranmışlar. Yemekler yenmiş, ayranlar içilmiş. Sohbet giderek koyulaşmış ve geç vakitler padişah ve kızı giderken Keloğlan ve anasını konağa davet etmişler.

Konakta anası padişahtan kızını Keloğlan'a istemiş. Kızının olurunu aldıktan sonra padişah evet demiş ve kızını Keloğlan' a vermiş. Sarayda yapılan düğüne padişah, padişah kıyafetiyle, kızı Aysel de prenses kıyafetiyle katılıp kimliklerini belli etmişler. İlk anda çok şaşıran Keloğlan ve anası zamanla buna alışmışlar. Saray görevlileri padişahın oyununu konuşmuşlar. Keloğlan ve Aysel evlenip mutlu olmuşlar.

SON




KELOĞLAN'IN HOROZU

Bir varmış bir yokmuş. Yumurtadan civciv çıkmış. Civciv büyümüş piliç olmuş. Piliç büyümüş tavuk olmuş. Tavuk yumurtlamış. Yumurtadan civciv çıkmış. Bu civciv büyümüş horoz olmuş. Bu horoz bir gün sol- sağ, bir- iki uygun adım giderken Keloğlan'la karşılaşmış ve Keloğlan'ın yanından sıyırtıp geçmiş. Keloğlan ağzı açık horozun arkasından baka kalmış. Çabucak toparlanıp bir koşu horozun önüne çıkmış. Karşısında Keloğlan'ı gören horoz durmuş.

Keloğlan: " Ne o Toros? Yürüyüp gidiyorsun. Beni tanımadın mı? "

Bunun üzerine horoz durmuş: " Tanıdım da, seni tanıdım diye durmam gerekmez. "
" Bana kızgınsın, yenilgiyi benden biliyorsun. "
" Daha herşey bitmedi. Şu yeni nesil. Bak civcivlere, bunların çoğu horoz olacak. Yakında yeni bir ordu kuracağım. Zafer bizim olacak. "

Altı ay kadar önceydi. Uzun bir zamandır tilkiler kümeslere giriyor ve tavukları götürüp ormanda yiyorlardı. Kümes hayvanları tilki korkusu altında yaşamaktan bıkmıştı. Daha sonra Toros çıktı ve kümes hayvanlarını bir bayrak altında toplamayı başardı. Horozlardan ordu kurdu, bu orduyla haksızlığa baş kaldırdı ama tilki ordusuyla yapılan meydan savaşında bozguna uğradı. Savaştı, sonuna kadar savaştı, tek kaldı ve kuşatmayı yarıp yaralı olarak kurtuldu. Yarası iyileşince tekrar ortaya çıktı ama bu defa çok daha fazla hırslıydı.

Keloğlan'ı tanımamasının sebebi ise, biraz daha sabret, hemen savaşa girme, kazanma şansın çok az demesinden kaynaklanıyordu. Zamanla civcivler piliç, piliçlerin çoğu horoz oldu. Çevreden binlerce horoz gelerek Toros'un özgürlük bayrağı altında toplandı. Keloğlan'ın, çok kalabalıksınız, siz bu savaşı kazanırsınız demesi üzerine yapılan savaşı horozlar kazandı. Keloğlan'ın horozu, zafer kazandı ve kalan az sayıda tilki ormanın derinliklerine çekildi.


SON


48
Edebiyat / Keloğlan Hikayeleri
« : Aralık 28, 2014, 21:49:19 ös »
KELOĞLAN DÜDÜK HELVA

Bir varmış, bir yokmuş. Bir işte çalışmayan, gezip dolaşmayı seven bir Keloğlan varmış. Bu Keloğlan komşu kasabada gezerken, tellanın sesini duymuş:

" Ey ahali, duyduk duymadık demen, yola çıkıverin hemen, menekşe sokağında, yengenin konağında helva günü yapılıyor. Buyrun davetlisiniz, gelin helva yersiniz. "

Tellalın söylediklerini duyan Keloğlan soluğu yengenin konağında almış. Konağın bahçesinde ateşler yakılmış, kazanlar kaynıyormuış. Yengenin kocası, konağın dayısı bir seçici kurul oluşturmuş. Dayı, on kişilik seçici kuruldan en akıllı gördüğü Keloğlan'ı kurul başkanı seçmiş.

Dört kazan başında dört yarışmacı varmış. Bunlardan ikisi adam, ikisi kadınmış. Helvalar piştikten sonra tabaklar dolusu helva dağıtılmış. Keloğlan her birinden birer tabak olmak üzere dört tabak helva yemiş. Üstüne iki bardak su içmiş. İnsanoğlu açken dünyaya karamsar, tokken gülümser bakarmış. Keşke haftanın yedi günü, yedi konakta böyle ziyafet verilse. Bugün burada helva, yarın başka yerde dolma, öbür günler köfte, pilav, börek, çörek, kek. Karnım tok olduktan sonra neden çalışayım. Yer, içer, yatar, keyfime bakarım, demiş Keloğlan, anlatmış, durmuş.

Sonunda karar anı gelmiş. Seçici kurul toplanmış. Konak sahibi yenge dokuz oy almış. Keloğlan, hepsi güzeldi ama hocanın helvası bir başka güzeldi diyerek, Nasreddin Hoca'ya oy vermiş. Hey gidi Nasreddin Hoca, hey! Senin yaptığın helvayı yerken tahta kaşığını kıranlardan oy alamadın. Fakirsin ya, ağzınla kuş, elinle balık tutsan yaranamazsın.

Keloğlan, Nasreddin Hoca'ya oy vermiş ama dayı araya girmiş:

" Olmaz Keloğlan, Nasreddin Hoca'ya oy versen ne olacak? Bugün buradan oyların tamamını alan bir birinci çıkacak. Nasreddin Hoca'ya boş ver, yengeye oy ver. "

Keloğlan'ın kararlı olduğunu gören dayı:

" O zaman seçici kurulla birlikte Dağ Dede'ye gidelim. Dağ Dede'nin oyu yarışmayı sonlandırsın. " demiş ve Dağ Dede'nin yaşadığı mağaraya gidilmiş. Dağ Dede, dayının dedesiymiş. Yüz dört yaşındaymış ama uzun saçı ve bir metrelik sakalı karaymış. Hani derler ya, ak sakallı dede, öyle değilmiş. Onun saçını ve sakalını odun kömürüyle boyadığı rivayet edilirmiş.

Dağ Dede dört tabak helva yemiş ve üstüne dört bardak su içmiş. Dayının hanımını işaret edip yenge demiş. Dayı, oradakilere otuz iki dişini göstermiş. Konak sahibi yenge oyların hepsini alarak birinci ilan edilmiş. Konağın bahçesine gelince, karar, alkışlarla, doğrusu buydu, sözleriyle karşılanmış.

Keloğlan bu can sıkıcı ortamda daha fazla kalamayacağını anlayıp konaktan ayrıldıktan sonra toprak yolda uzun süre yürümüş.

" Ben istesem de bu düzene ayak uyduramazdım, diye düşünmüş. Konduğu tasın şeklini alan su gibi, girdiği ortamda renk değiştirip bukelemunlaşan insanları sevmiyorum. Yalvarsalar da bir daha bu konağa gelmem.

Ne yengenin helvasını yerim ne dayının yüzünü görürüm.
Ne kimsenin önünde eğilirim ne de zoraki alkışlarım.
Ben buyum işte, benim adım Keloğlan.
Kendisine efendi dememi isteyen dayıya güler geçerim.

İnsan büyük, yüce, görkemli bir varlıktır.
Bütün insanlar eşittir, insanlar arasında fark yoktur.
Ne demek öyle efendimiz, kim kimin efendisi.
İnsan başkasının değil, kendi kendisinin efendisi olmalı. "

SON


KELOĞLAN'IN İKİZİ

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zamanda bir Keloğlan varmış. Bu Keloğlan kasabaya gitmiş. Keloğlan'ı han odasından gören İsmail adındaki genç adam gözlerine inanamamış. Gördüğü tıpkısının aynısı kendisiymiş. Elbiseler farklıymış. Onun elbiselerini ben giysem herkes beni o zanneder. Ben de onlara pek güzel hayat dersi veririm, diye düşünmüş. Yüzünü, kafasını araplar gibi sarmış. Arapların öyle dolaşmasının sebebi, aşırı güneş ve çölde oluşan kum fırtınalarıymış. Kadınların saçlarının arasına kum dolunca yıkamakla çıkmazmış. Aşırı sıcakların ve çöl fırtınasının olmadığı yerlerde arap kadınlar, açılır, saçılırmış.

İsmail, Keloğlan'la arkadaş olmuş, kasabada gezmişler, dolaşmışlar. İki gün sonra İsmail, kadıya giderek, Keloğlan altın dolu kesemi çaldı diye iftira atmış ve onu zindana attırmış.

Ertesi gün İsmail terziye diktirdiği elbiseleri giymiş ve Keloğlan gibi sağa sola selam verip yürüyerek, sesini taklit ederek Keloğlan olup çıkmış. Sonraki on gün Keloğlan'ın ününden yararlanan İsmail pek çok kasabalıyı dolandırmış, borç alıp ödememiş, kavga çıkararak adam dövmüş ve sonunda kadıya giderek şikayetinden vazgeçtiğini söylemiş, Keloğlan'ı bırakmasını istemiş ve ortadan kaybolmuş.

Zindandan çıkan Keloğlan kasabada gezerken şaşırmış kalmış. Keloğlan'ı görenler, aman, Keloğlan geliyor bizi dolandıracak, aman Keloğlan geliyor bizi dövecek, diye aşağı yukarı kaçışmışlar. Dükkan sahipleri kapılarını kilitleyip evlerine çekilmişler. Pazar yerine gittiğinde ortalık boşalıvermiş. Pazar yerinde kimse kalmamış.

Keloğlan adamların arkasından bağırmış:

" Ağalar, etmeyin, eylemeyin, neden benden kaçarsınız? Allah'ını seven biri çıksın söylesin. Suçum neyse bileyim. "

Bunun üzerine adamın biri aralıktan çıkmış:

"Benden borç aldın ödemedin. " demiş. Bir diğeri evin arkasından çıkmış:
" Beni geçen gün borç vermedim diye dövdün, bak kolum sarılı. Bir başka adam:
" Zorla evimi elimden alıp başkasına sattın. Bir haftadır sokakta yatıp kalkıyorum. "

Pek çok kasabalı yaptıklarını anlatıp Keloğlan'ı Keloğlan'a şikayet etmişler.

Keloğlan: " Ağalar, ben on gündür zindandaydım. Bu olanlardan haberim yok. Aç kalırım kimseyi dolandırmam, aç yatarım kimsenin evini elinden almam. Şimdiye kadar birtakım kavgalara karıştım ama hep dayak yiyen ben oldum. O koca adamı ben nasıl döveyim? Beni bilmez misiniz, beni tanımaz mısınız? Nasıl olur da kötü olduğuma inanırsınız? "

Keloğlan'ın etrafındaki adamlardan biri: " O zaman sen değilsen beni kim dövdü? Bu kadar adamı kim dolandırdı? Beni döven sendin veya senin ikizin gibiydi. Keloğlan hakikaten senin bir ikizin var mıydı? Yani mesela dedim. "

Keloğlan: " İkizim mi? Olabilir mi? Hiç bilmiyorum. Bu işi bilse bilse anam bilir. Buyrun anama gidelim. "

Keloğlan önde, kasabalı arkada, Keloğlan'ın anasına gitmişler. Olanları anlatmışlar ve Keloğlan'ın bir ikizinin olup olmadığını sormuşlar.

Keloğlan'ın anası: " Doğrudur. Keloğlan'ın bir ikizi vardı. Gece biz uyurken hırsızlar eve girmişler ve onu kaçırmışlar. Çok aradım izini bulamadım. Acısını kalbime gömdüm. Yanımda bir bu kel kafalı kaldı. Bütün sevgimi ona verdim. "

Kasabalının biri: " Öbürü de bunun gibi kel kafalı mıydı? "

Keloğlan'ın anası: " Evet doğru. O da bunun gibi keldi. Kafasında bir tel saç yoktu. Kafasına konan sinek, duramaz, kayar, yere düşerdi. Bunun adı İbrahim, onun adı İsmail'di. "

Bu sefer kasabalı önde, Keloğlan arkada, kadının huzuruna çıkmışlar. Kadı, Keloğlan'ın on gündür zindanda olduğunu ve bugün salıverildiğini söylemiş. Kasabalı, İsmail'den şikayetçi olmuş. Kadı, kendisinin de aldatıldığını, İsmail'in peşine kolcuları gönderdiğini, yakalanmasının an meselesi olduğunu belirtmiş.

Haftasına kolcular İsmail'i kasabaya getirmişler ve kadının karşısına çıkarmışlar. Huzurda kasabalı toplanmış. Deliller onun aleyhineymiş. Suçu sabitmiş. Kadı, İsmail'i ömür boyu hapse mahkum etmiş. Fakat Keloğlan ile anası gelince işler değişmiş. Keloğlan ile anası, kardeşim, oğlum deyip İsmail'e sarılmışlar. Ağlayıp, yalvarmışlar, gözyaşı dökmüşler. Bunun üzerine İsmail pişman olduğunu söyleyip herkesten özür dilemiş. Kime ne borcum varsa çalışıp öderim deyince kasabalıdan kopmalar başlamış. Kasabalı şikayetini geri alınca dava düşmüş ve kolcular İsmail'in bağlı ellerini çözmüşler.

Keloğlan ve anası, İsmail'i evlerine götürmüşler. Akşam yemeğinden sonra yatıp uyumuşlar. Sabah olunca Keloğlan ile anası uyanmışlar. Bir de bakmışlar ki, İsmail'in yatağı bomboş. Çünkü o gece yarısı kaçıp gitmiş. Biraz sonra mutfakta tarhana çorbası pişiren Keloğlan'ın anasının aklına bir tencere içine sakladığı paralar gelmiş. Paralar yerinde yokmuş. Anası sormuş:

" Keloğlan bu tencerenin içinde para vardı. Sen mi aldın? "

Keloğlan: " Hayır ana, ben almadım. "

Anası: " O zaman kim aldı? "

Keloğlan: " Paranın kokusunu alan biri. Benzerim, ikizim. "

Anası: " Evde sadece orada para vardı. Ortalık dağınık değil, çekmeceleri karıştırmamış. Mutfağa yönelmiş ve parayı bulmuş. "

Keloğlan: " Ana, bu para olayını kadıya söylemezsin umarım. "

Anası: " Yok oğul, kimseye bundan söz etmek yok. İsmail nerede diye soranlara, acele işi varmış, gece gitti deriz. Başka ne diyeyim oğul. "

Onlar paralarını çaldırmışlar, biz çaldırmayalım.
Huylu huyundan vazgeçmezmiş bunu unutmayalım.
Cezasını çekmeden suçluyu affetmeyelim.
Bu öğüdü vermeden masalı bitirmeyelim.


SON



Sayfa: 1 2 3 [4]